Aa

Ben hiçbir zaman Tann'ya inanmadım. Bir komsomolda büyüdüm ben. Bü­külmeyen katı bir bolşevikim yani. Ve böyle olmaktan gurur duyuyorum. Benim için 'Tanrı' kelimesi boş bir sözcüktür, anlamsızdır yani. Herkes biliyor, Sovyet okul­larındaki bütün öğrenciler biliyor ki Allah yoktur. Ama ben başka bir şey söyleyeceğim. Yeryüzünde bir Tanrı'nın olduğunu söyleyeceğim. Yoo, hayır, gülmeyin! Bir dakika dostlarım, bir dakika! Nasıl bakıyorsunuz öyle.. beni böyle mi anlıyorsunuz yani! Tanrıya inanmıyorum ben. Ama ben, devrimden önce çalışan kitlelerin icadettiği Tanrı'dan söz etmeyeceğim ki! Hayır, o değil! Bizim Tan­rımız iktidarı elinde tutandır. Gazetelerin de yazdığı gibi, bugünün dünyasına hükmeden, bizi zaferden zafere ulaş­tıran, bütün dünyada komünizmi yücelten Tanrı'dan söz ediyorum yani! Bu Tanrı bizim dahi önderimizdir. Ker­vanın başını çeken kılavuz nasıl baştaki devenin yularını tutuyorsa, bizim Josif Visarinoviç (Stalin) de, çağımızın yularını öyle elinde tutuyor. Ve biz de onun peşinden gidiyoruz. Kervanı o götürüyor ve biz onun izinden yürü­yoruz yani! Bizden başka türlü düşünen varsa, kim bizim gibi düşünmüyorsa, amansız Dzerjinski'nin bize devret­tiği 'Çeka'nın bütün yıldırımları onun üzerine inecektir!
Reklam
Yedigey bunları düşünürken, bir yandan da yarı ya­rıya unuttuğu duaları tekrarlayıp hatırlamaya, Tanrı’ya yönelteceği yakarışları bir sıraya koymaya çalışıyordu. Çünkü, insan kalbinde, başlangıç ile son, hayat ile ölüm arasındaki çelişkiyi uzlaştıran, yalnız ve yalnız, bilinme­yen, görülmeyen Tanrı idi. Dualar işte bunun için okunu­yordu. Başka türlü Tanrı’ya sesini duyuramazsın, niçin yaratıp niçin öldürdüğünü soramazsın ki! Dünya kuruldu kurulalı insanlar böyle yaşıyor, pek razı olmasa da böyle katlanıyor kaderine. Duaların var oldukları günden beri hiç değişmemesinin, hep ayni sözlerle tekrarlanmasının sebebi de, teselli bulup yatışmaları, boşu boşuna sızlan­mamaları içindir. Dualar, yüzyılların okşayıp parlattığı altın külçeleri gibi, dirilerin ölülerin başında söyledikleri en özlü, en süzme ve son sözlerdir. Âdet, gelenek böyledir. Yedigey’in aklına şunlar da geliyordu: Allah’ın varlı­ğına ya da yokluğuna inanmak başka şeydir. Ama insan denen yaratık, bu şekilde davranması bağışlanacak bir şey olmasa da, ancak başı sıkıştığı zaman Allah’ın adını anıyor, Allah’tan yardım diliyor. "İnanmayan insan başı ağrımayınca Allah’ı düşünmez.." diyen atasözü de bun­dan doğmuş olsa gerek. Ne olursa olsun, herkes duaları bilmelidir.
- Doğru söyle Kazake, Karanar’ı henüz bir köşek iken bana verdiğine pişmansın değil mi? Kazangap ona alaylı bir gülümseme ile baktı. Yedigey’den böyle bir söz beklemediği besbelliydi: -Bak Yedigey, dedi, hepimiz insanız. Her şeyi düşü­nebiliriz. Ama, atalarımızın bir sözü var: "Mal iyesi Hüda'dan , der. Hüda, Karanar’a başkasının değil, senin sahip olmanı istemiş, sen de olmuşsun. Başka türlü olamazdı. *Mal iyesi Hûdadan: Mal sahibi Hüdadan. (İnsanı mal sahibi yapan Al­lah ’tır). (Yazarın notu)
"...Demek ki insanın beyni bir dakika düşünmeden duramıyor, o garip başı öyle yaratılmış ki istese de iste­mese de düşünceler ard arda geliyor, bir düşünceden öbürü doğuyor, herhalde ölünceye kadar böyle devam ediyor bu..." Yola çıktıkları andan beri, denizin dalgaları gibi birbirini kovalayarak başını dolduran anılar ve dü­şünceler karşısında işte böyle bir keşif yapmış oldu. Ço­cukluğunda, rüzgârlı havalarda sık sık Aral kıyısına gelir, birbirini doğurarak ve birbirini kovalayarak gelen köpük­lü dalgalara uzun uzun bakardı. Dalgaların kabarıp mey­dana gelişleri ve sonra yok oluşları bir canlı varlık olan denizden doğup ölmelerine benzeyen bir hareketti.
Afanasi îvanoviç Yelizarov bir gün Boranlı Yedigey’e toprak kaymalarının sebebini anlatmıştı. Bu kay­malar sonunda dağların yamaçları, bazen de dağın kendi­si, karşı konulmaz bir güçle göçer, yerin altını üstüne ge­tirir, kocaman yarıklar açarlarmış. İnsanlar o olayı ancak gözleriyle gördükleri zaman ayaklarının dibinde ne bü­yük felâketler saklı olduğunu anlarlar. Bu olayın özelliği, yeraltı sularının kaya diplerini uzun zamanda, yavaş ya­vaş oyarak kimsenin farketmediği şekilde erozyonu ha­zırlamasıdır. Altı oyulan dağlar, yamaçlar, hafif bir dep­rem, bir gök gürlemesi ya da şiddetli bir yağmur sonun­da, yavaş yavaş kaymaya başlar. Kopan kayalar ya da çığ yuvarlanması ansızın olur ve biter. Ama toprak kaymala­rı herkesin gözü önünde korkunç bir güçle ilerler ve onu hiçbir şey durduramaz... Böyle korkunç olaylar bazen insanların başına da ge­lebilir. Üstesinden gelemediği çelişkilerle başbaşa kalan insan, moral bakımından derinden derine sarsılır ama bunu kimseye söyleyemez, çünkü ona kimse yardım ede­mez. Bu korkunç bir yer kayması gibidir, tehlikeyi görür­sünüz, ama bir şey yapamazsınız.