Aa

Rüzgarlı Pazar sellerin ortasında kalmış bir adacıktır. Bir umut adacığı. Bir geçim adacığı.
Reklam
Şehrin ortasında bir sanayi bölgesi. Onun yanında bir lüks yerleşim, altında otoyol, onun altında minibüsler. Kalabalık, karmaşa, itiş-kakış. İşte çarpık kentleşme denilen olgunun tipik gösterge­si. Burada insanlar nasıl çalışır, yaşar; nasıl yetişir, ne yer, ne içer, ne düşünür. Belki yahut muhakkak hiçbir ilişki sağlıklı kurulamaz. Trafik tıkanır, kavgalar çıkar, psikoloji bozulur, her fert burnundan solur, "asabiyim" der şarkı, "mazare­tim var" ... Gün biter, mesai biter, kalabalık bu defa akşamın ala­casında yokuş aşağı akmaya başlar. Gençler lüks mağazaların lüks vitrinlerinde sergilenen lüks mallara bakar bakar iç çeker. Sonra gidip işportadan onların taklitlerini alırlar. Tak­lit tatmin etmez. Marka markadır. Hayata damgasını vurmuştur. Sahte mal sahte sevinçleri, sahte gülüşleri doğurur. Gel-geç bir hayat başlar, hiçbir şey yerli ye­rince olamaz. Kalabalık, şu tüketime doğru savrulan kalabalık tüketimin hasını tüketemez. Doymaz bir tür­lü, tatmin olamaz. Gözü sürekli başkasının üstünde­dir. Bu yüzden aksi, isyankar, pervasız, korkak, tutar­sız kalır. Mutsuzluk bu mu?
İnşaat işçiliği, hamallık, ne iş olsa yapıyor. Yapıyor ama şehir yeri burası. İnsanın parası yolda yürürken biter de, ulan nasıl bitti bu para diye şaşkınlıktan kü­çük dilini yutar. Yol parası diye bir şey vardır bir kere; her şey kiloyla, kese kağıdı ile, poşette az-az alınır; alınacak şeylerin ardı arkası kesilmez. Odun-kömür, çocukların üstü başı, elektirik, su ne yana dönsen para.
Hem artık devir de değişmiştir. Büyük şehir­lerin taşı-toprağı altın ya; yahu bir yanı gerçek bu la­fın, bazıları yükü tutuyorlar. Akıl-sır ermez bir şey ya­ni; elifi görse mertek sanacak, okuma yazma bilmeyen adamlar mal-mülk sahabı olmaya başlıyorlar. Köyde bunların vaziyeti, saltanatı bire bin katılarak anlatılıyor. Dinleyenlerin iştahı kabarıyor, köyün nü­fusu git gide azalıyor.
Ölüm olmasaydı hayat bütün güzelliğini kaybederdi.
Reklam