Bu gençler her zaman ciddi bir şekilde tartışmaz. Karşılıklı olarak birbirlerinin bam teline basmamaya büyük özen gösterir ve kendi kutsallarını da titizlikle korurlar. Alay konusu olmamak için her şeyi yaparlar. Yine de bir kere incinmeye görsünler, ya karşılarındakini ya da kendilerini öldürecek kadar kafaya takarlar. Bu yüzden de tartışmaya girmekten hiç hoşlanmazlar. Nabza göre şerbet verecek lafları iyi bilirler. Esasen “Hayır” anlamına gelen tek bir kelimeyi bile onlarca farklı şekilde rahatlıkla ifade edebilirler. Bir tartışma doğmadan karşı tarafla uzlaşmak için göz teması kurarlar. En sonunda gülerek el sıkışırlarken hepsinin aklından geçen tek kelime şudur: “Gerizekalı!”
Hristiyan ahlakının içler acısı parodisi olan kapitalist ahlak, emekçinin bedenini aforoz ediyor; üreticiyi en asgari ihtiyaçlarına indirgemeyi, sevinç ve tutkularını yok etmeyi, dur durak bilmeden çalışan bir makine rolüne mahkûm etmeyi ideal olarak benimsiyor.
Kendi yolumuza inanmak için başkasının yolunun iyi bir yol olmadığını kanıtlamamız gerekmez. Böyle davranan kimse kendi adımlarına güvenmiyor demektir.
Sufi meditasyonu da neymiş? Tanrı neymiş? Kurtuluş neymiş, yani, dünyanın kurtulması diye bir gerekçe varsa tabii? Hiçbir şey değildi bütün bunlar. Oradaki -ve Villete dışındaki- herkes kendi yaşamını yaşamaya baksa, başkalarına karışmaya da kalkmasa, Tanrı her anın, her buğday tanesinin, gökyüzünde bir görünüp bir sonraki saniye yok olan her bulut parçasının içinde bulunabilirdi. Tanrı hep oradaydı, ama insanlar arayışlarını sürdürmek zorunda hissediyorlardı kendilerini, çünkü yaşamın bir iman gösterisi olduğu gerçeği onlara fazla basit geliyordu.
"...Deli olmak, düşüncelerini iletmekten aciz olmak demek. Sanki yabancı bir ülkedesin, çevrede olup biten her şeyi görüyor, anlıyorsun ama istediğini anlatmaktan, dolayısıyla yardım bulmaktan umutsuzsun, çünkü orada konuşulan dili bilmiyor, anlamıyorsun."
"Hepimiz hissetmişizdir bunu."
"Hepimiz şu ya da bu biçimde deliyiz zaten."