Zihnimizi zorlaya zorlaya bir noktaya kadar gidebili-riz. O noktayı geçmek isteyince bizi, geri dön, derler, akıl-la kavranan şeylere gitmeyelim, madde âleminde bile mut-lak acizlik içinde yürüyoruz. Vücudumuz arzın tabiatına göre yaratılmıştır. Acaba bugünkü varlığımızla meselâ ay'da yaşayabilir miyiz? Başka bir yıldıza geçtiğimizi farz edecek olsak, o yıldızda hayatımızı devam ettirmeğe im-kân olmadığını anlıyoruz. Çünkü yaratılışımız, tabiatımız o yıldızın yaratılışına ve tabiatına uymuyor.
Hal böyle iken fikrimizin mâneviyat alanlarında dola-şamayacağına, bizim şu toprak kütlesinde hakikat olarak kabul ettiğimiz bir şeyin, onun haricinde mecaz bile ola-mıyacağına neden bir imkân görülmesin?
Maddenin tabatında görülen bu zıtlıklar, aramızdaki maddi ilişkinin varlığıyla beraber, bizi bu kadar müşkül mevkide bırakıp dururken, maneviyat sahasında kendimizi niçin bu kadar serbest, bu kadar başı boş görüyoruz? Ni-çin o âleme ait hakikatların ihatasına nefsimizde mutlak iktidar olduğuna inanıyoruz?
İşte bu bencilliktir ki insanlardan bazılarını Allah'-ın varlığı gibi her bedîhîden daha bedîhî (Delile lüzum göstermeyen apaçık hakikat) olan açık bir hakikatı inkâr vadisine sevk ediyor. Cenâb-ı Hakk'ın varlığı Güneş gibi delile hacet göstermez. Hatta insanların o noktada ittifa-ka varmaları, Allah'ın varlığını isbat için ileri sürülen de-liller sırasına geçmiştir. Güneşi biraz daha iyi göreyim di-ye ışığına başını çevirenlerden görme imkânının büsbütün ortadan kalkması gibi, Allah'ın varlığı hususundaki delil-leri derinleştirmək gayretine düşenlerin beyhude gayret-leri de bazan isteneni daha da güçleştirmekten başka bir işe yaramıyor. Hazret-i Hüdai'nin hatırımda kalan şu beyti bu hakikatın başka bir tarzda ifadəsidir:
Zuhuru perde olmuştur zuhura,
Gözü olan delil ister