Cennet orospuları! Ve yalnızlığı, kimsesizliği ve küçüklenmeyi seçişimiz. Hep bir aday duygu vardı yaşantımıza hükmetmesini istediğimiz. Buyurmayı ve zulmetmeyi arzuladığımız, bedenimize ait bir parça. Eziyet ve işkence edilebilecek, zincire vurulup kırbaçlanabilecek bir düşünce. Bir horgörme açlığı Her zaman gizlendi o. Çocukların, gençliklerin hareketli anıları, öcüleri arasına bir yerlere gömüldü. Tütsülendi o. Gizemini simgeleyen ayinler düzenlendi. İlkel kabileleri tanrı kabullendi onu ve ateşler çevresinde dansedildi. Oysa daima gömülüydü o. Çalınmasından korkulan bir define, bulunmasından endişelenilen bir cinayet aleti gibi... Felaket bir puttu.
Hepimizin tapındığı özgün bir şeytan yaşıyor beynimizde. Ona tapınaklar kuruyoruz ifadelerle, ona tapınıyoruz kendimize bile farkbettirmeden. Ve ötelerden bir şövalye bekliyoruz tıpkı düşlediğimiz biçimde; sorgusuz sualsiz, o şeytana diş bileyen, hırçın ve hırslı.
Diriliğimizi nasıl yok edebileceğimizi, duyarlılığımızı nasıl köreltebileceğimizi o kadar mükemmel öğreniyoruz ki, var olmaktan öte bir yok olma kaygısı sarıyor ruhumuzu. Varolmanın değil, yok olmanın bir fevkaladeliği olmalı. İşte şeytan, bunun için. İlk yargıda-ilk ikilemede, ilk savunma-ilk cesaret, o varlığın dayanılmaz bağlılığı. Ve onun ihanetine dönüşür sevdalar. Karşı çıktığımız her şeyde, simgelere başvurduğumuz her yerde onun iğrenç eline değen dudaklar: bizim dudaklarımız! Saygıyla eğilinip öpülen kadife etek: onun eteği, onun kahkahalarıdır