Genel olarak Sabahın Üçü, sade bir anlatımın içinde büyük duygular saklayan, okudukça insanın içine işleyen bir roman. Bitirdiğinizde akılda kalan şey sadece olaylar değil daha çok söylenememiş sözlerin ağırlığı ve geç de olsa kurulan bir bağın verdiği o sessiz huzur oluyor. Bu yüzden kitap, yalnızca okunacak değil; hissedilecek bir hikâye olarak da değerlendirilmeyi hak ediyor.
Hikâyenin merkezinde Antonio ve babası vardır. Marsilya’da geçen uykusuz iki gün boyunca yaşanan olaylar, onların yalnızca bir şehirde dolaşmalarını değil, birbirlerinin hayatına ilk defa gerçekten bakmalarını sağlar. Bu iki gün boyunca karşılarına çıkan her detay, aslında geçmişten bugüne taşınan susuşların bir yankısı gibidir. Birlikte geçirilen zaman arttıkça, aralarındaki mesafe azalır baba oğul ilişkisi yavaşça şekil değiştirir ve daha gerçek bir bağa dönüşür.
Yazarın en güçlü yanlarından biri ise mekân tasvirleridir.( ben betimleme severim )Daha önce var olmadığınız o mekanın içinde yaşatır sizi. Marsilya sokakları, sabahın sessizliği, gecenin karanlığı ve şehrin kendine has ruhu o kadar canlı aktarılır ki okur kendini olayların tam ortasında hisseder. Her sahne, yerli yerine oturmuş taşlar gibi ne fazla ne eksik
Ayrıca eser içinde farklı kitaplardan ve düşünürlerden yapılan alıntılar dikkat çekiciydi.