Bu hikâyeyi okurken başta gerçekten basit bir anlatı gibi geliyor ama içine girdikçe aslında ne kadar katmanlı olduğunu fark ediyorsun.Bir köpeğin“şahsiyetli”oluşu üzerinden anlatılan şey,aslında insanın kendi kimliğini ne kadar kaybettiğiyle ilgili gibi hissettirdi bana.En çok da şu çelişki çarpıyor:İnsanlar kendilerini sürekli tanımlamaya,bir yere ait olmaya,bir kalıba girmeye çalışıyor.Ama bunu yaparken sanki kendi özlerinden uzaklaşıyorlar.Hikâyedeki köpek ise hiçbir çaba göstermeden,olduğu gibi kalarak bir“şahsiyet”e sahip.Bu da ister istemez insanı rahatsız ediyor çünkü olması gereken belki de bu kadar basit.Okurken bende şöyle bir his oluştu:Biz insanlar çoğu zaman başkalarının bakışına göre yaşıyoruz.Nasıl görünürüm,ne derler,nasıl kabul edilirim… Ama bu süreçte kendimizle olan bağımız zayıflıyor.Hikâyedeki köpek ise hiçbir şeye kendini kanıtlama ihtiyacı duymuyor.Zaten o,olduğu haliyle yeterli.Bir de hikâyenin altındaki o ince ironi çok vurucu.“Şahsiyet”dediğimiz şeyin en çok insana ait olması gerekirken,bunu bir köpekte görmemiz biraz utandırıcı bir farkındalık yaratıyor.Sanki yazar bilinçli olarak bunu yüzümüze vuruyor:Gerçekten bir duruşa sahip olan kim?Benim için bu hikâye sadece düşündüren değil,aynı zamanda insanı içten içe huzursuz eden bir metin oldu.Çünkü okuduktan sonra dışarıya değil,direkt kendine bakıyorsun.