Geleceğin önlerinde serili olduğunu, onlarsız gelecek olmayacağını bilmiyorlardı. Geçmişin korkunç hayaletleri dolu bir dünyada biricik gelecek umudu olduklarını, toplumun organizmasındaki maya, vitamin olduklarını bilmiyorlardı. Bu vitamini yok edersen toplum çürümeye başlar, güçten düşer, kasları zayıflar, gözler canlılığını yitirir, dişler çürür. Hiçbir devlet bilim olmadan gelişemez; komşuları yok eder onu. Sanat ve genel kültür olmazsa devlet kendini değerlendirme ve böylece çeki düzen verme yetisini kaybeder, her saniye ikiyüzlüler ve alçaklar doğurmaya başlar, yurttaşlarında tüketim çılgınlığı ve kibir gelişir, sonunda da daha akıllı komşularının kurbanı oluverirler.
Cem Seymen’i çok az tanıdığım için ön yargıyla yaklaştığım, acaba ‘popüler kültürün yansıması olan bir raf kitabı mı?’ diye düşünerek yine de şans verdiğim ama beni sonrasında ciddi şekilde yanıltan kitap. Uzun zamandır ülkemizin sorunlarına anlaşılır, objektif ve realistik bir yaklaşım ile bakan, inceleyeb gazeteci ve araştırmacılara özlem duyduğumuzdan bu kitap bana çok iyi geldi. Türkiye’nin aslında nasıl bir cennet olduğunu, ama bu cennetin nasıl eller tarafından yönetildiği ve her gün kaybetmekte olduğumuz değerlerimizi nasıl geri kazanabileceğimizi anlatmış. Herkese şiddetle okumasını tavsiye ederim.
Demokrasinin iki çeşidi vardır. Biri zor ve gerçek olanı... Öbürü de kolayı, oyun olanı. Topraksızı topraklandırmadan, işçinin durumunu sağlamlaştırmadan , halkı esaslı bir eğitimden geçirmeden olmaz. Birincisi köklü değişiklikler ister. Bu zor demokrasidir ama gerçek demokrasidir. İkincisi sandık demokrasisidir. Okuma yazma bilsin bilmesin, toprağı, işi olsun olmasın demagojiyle serseme çevrilen halk bir sandığa elindeki kağıdı atar. Böylece kendi kendini yönetmiş sayılır. Bu oyundur, kolaydır. ABD bu demokrasiyi yapıyor işte. Biz de demokrasinin kolayını seçtik. Çok şeyler göreceğiz daha...