“Cebimdeki Taşlar” büyük ve yabancı bir şehirde yabancı olmanın ne demek olduğu üzerine yazılmış bir kitap. Kendini arayış ve kimlik krizi hikâyenin merkezinde yer alıyor. Olaylar birinci tekil kişi tarafından roman havasından ziyade bir günlük tarzında, zaman ve mekândan bağımsız olarak anlatılıyor. Bir kadının kendi iç dünyasını, hayatını, tecrübelerini, geçmişini anlatması bir nevi otobiyografi sayılırken yazar işin içine kurguyu da ilave ediyor. Neticede ortaya “autofiction” dediğimiz bir tür çıkıyor. Yani diğer adıyla kurgulaştırılmış otobiyografi.
Kimlik sorunu sürgünde olan yazarlar için ciddi ve önemli bir meseledir. Yazmak da kendi köklerini ve kimliklerini aramak için bir araçtır. “Ben kimim?” sorusuna cevap bulmaya çalışmak belki bir yazarın karşılaşabileceği en zor iştir. Daha da kötüsü bu soruya bir cevap bulamamak.
Başlamadan önce başlıkla ilgili birkaç şey söylemek istiyorum. Kitabın başlığı aslında kitabın içeriğini özetleyen, tanımlayıcı bir özelliğe sahip. Taş bilindiği üzere gücü, saflığı, direnci, sonsuz aşkı temsil eder. Taş edebiyatta değerli erdemlere, anlamlara ve sembollere sahiptir. Taşın temsil ettiği özellikleri ana karakterde görmek mümkün. Bu taşlar yazarın her zaman cebindedir. Yazarın ömrü boyunca taşıması gereken birtakım yükler vardır. Aslında hepimizin geçmişi farklıdır, cebimizde taşıdığımız taşlar ve yükler de farklıdır. Hepimiz Adimi gibi bir şekilde duygusal olarak bu yüklerle başa çıkmalı ve en önemlisi bunları ‘kabullenmeliyiz’. Kendimce bu kitaptan çıkardığım en büyük ders bu benim için.
Hikâye yazarın annesinden gelen bir telefon görüşmesiyle başlıyor. Annesi Adimi’yi kız kardeşinin düğüne çağırmaktadır. Adimi 25 yaşında Fransa’nın Paris şehrine taşınmıştır. Adimi bir yayınevinde çalışan, bir apartman dairesinde tek başına