Okuduğum kitaplar sayesinde gittiğim nice ülkeler ve kahramanlar var. Kimisiyle acı, kimisiyle tatlı bir sonla vedalaştık ama hiç ayrılmadık.Şimdi her biri,kitaplığımda duran yüzlerce sayfalık kalıcı misafirim. İnstgrm:Kitaprella
Yürümek için baston ne ise düşünce için kalem de odur,fakat nasıl ki insan en kolay bastonsuzken yürürse, en kusursuz biçimde de elinde kalem yokken düşünür.
Bazen öyle oluyor ki, saatlerce konuşasın geliyor. İçinde bağıran cümleler ruhunu sıkıştırdıkça yeter artık diyerek dışa vurasın kulaklarını sesinle tırmalayasın geliyor. İç huzursuzluk ayyuka çıktığında, içinde kelimeleri sığdıracak yer kalmadıkça kusarak yer açasın gerektiğini anlıyorsun. Tıpkı midende biriken fazlalıkları parmak basıp kusunca rahatlayacağını düşünmek gibi. Zamana bakmadan kimseye aldırış etmeden kendi kendine söylenmek. Ya da kendini, kendine şikâyet etmek. Artık her neyse. Ne de olsa söyleyen de sensin dinleyen de. Deli muamalesi görme korkusundan arınmış bir özgüvenle çiçek açmışsın. Sırtında heybe niyetine taşıdığın tonlarca cümleler her birinin içinde yüzlerce kelimelerin var. Yüklenmiş gidiyorsun. Ayakların değil ama beynin bir yerden sonra uyuşuyor, bu ağırlığın altında güçsüz kaldığını ve ezildiğini hissediyor. Sonra sende bir kabak çiçeği gibi açılıyorsun. Bir anda çıkarıyorsun baklaları ağzından. Balıkların yavrulamasına benziyor halin tavrın. Ama gocunmuyorsun. Çünkü her döküldüğünde farkında olmadan şifalanıyorsun. Hafiflediğini dengelendiğini hissediyorsun. Dudağının kenarına düşmüş belli belirsiz bir gülümseme tanesi yetiyor da artıyor mutlu olmana. Arkasından gelen bir “oh be” kelimesi bitirilmiş bir kitabın son sayfası veya izlenmiş bir filmin son sahnesi gibi geliyor. Rahat bir uyku çekecek olmanın hafifliği ile bebek gibisin. Artık uyuyabilirsin. İyi geceler 🪐
Şöyle bakıyorum da, Özellikle her 29 ekim, 10 kasım ve 23 nisan gibi, Türk milleti için önemli olan günlerde büyük holding ve şirketler b son yıllarda birbirleri ile bir reklam yarışı içine girdiler. Atatürk’ü konu olan ve reklam ajanslarına muhtemelen tonlarca para verilerek yaptırılan bu kısa film tadındaki reklamlar hem tv lerde hem radyolarda ve tabi ki özellikle internet platformlarında yayınlanıyor. Hatta öyle ki, özellikle instagram başta olmak üzere onun gibi diğer viral sitelerdeki izlenme oranları tv ve radyoları sollamış durumda. Buraya kadar her şey çok güzel çok hoş. Hatta izlerken duygulanıyoruz. “Vay be ne güzel bağlamışlar!” diyoruz. Tabi ki like atıyoruz paylaşıyoruz. En son da bizi ne bekiyor? Tabi ki reklamı yapan şirketin logosu. İsmi fısıltı halinde söyleniyor ve reklam bitiyor. Akılllarda ne kalıyor? şirketin adı:) İzleyenlerin alıcılarını doğru zamanlama ile kendilerine programlamış oluyorlar. İronik olan kısmına gelecek olursak, o şirketler yılın diğer günlerinde, Atatürk’ün anayasası değiştirilirken sessizler, andımız yasaklanırken sessizler, ‘TC’ ibaresi kaldırılırken sessizler, yabancılara vatandaşlık verilirken sessizler, teröristlerle masaya oturulurken sessizler. Hatta gizli destekçiler. Çünkü kudret’e değil nemalanmaya muhtaç oldukları için damarlarındaki asil kanı da birçoğu kaybetmiş durumda. O yüzden tüm bu sözde güzellemeler ve reklamlar organik olmadığı için bana artık sahte geliyor. Ve geçmiyor. Hepsinin tek amacı izleyenlere kimyasal yapay tatlandırıcı vererek kendilerini daha tatlı ve şeker göstermek. Tabii yerseniz! iyi geceler
Sanki dünya da bizim gibi büyümüş ve sihrini kaybetmiş.
Çünkü oradan, çok uzaklardan, bambaşka bir yerden kendimize baktık ve sonsuzluğun içinde yalnızca bir toz tanesi olduğumuzu anladık.
Sonsuz evrenin içinde bir toz tanesi…
Güneş gökyüzünden aldığı ışıltılarını bir sim gibi serpiştiriyordu lavanta bahçesinin üzerine doğru. Her huzmede morlu eflatunlu renk cümbüşü eşlik ediyordu kuş seslerine. İçimde de baharlar açmıştı. Sanki yarış ediyordum lavanta bahçesiyle. Gözlerimi kapadığım salıncakta derin bir nefes aldım. İleri geri sallandığım her an, ağır çekimde ilerleyen zaman dilimi gibi; bir gidip bir geliyor, bitmesin bu an diyordu. Uzaklarda, öylece duran ve yarım yamalak giydirilen süslü bostan korkuluğu bile korkutmuyordu. Aksine! Eğik kafasında duran parçalanmış fötr şapkasıyla dilenir gibi bakıyordu. Acıyordum haline. Rüzgârın ince uğultusu bir kulağımdan girip diğerinden çıkıyor. Sanki hiç birşeyi kafana takma diyerek küpe de taktırmıyordu. Bir tek saçlarımın değmesini isteyen bir el misali dolandırıyordu serinliğini, yüzüme, yüzüme.
Boş çerçevenin içini doldurdum çiçek gibi açan gülümsememle. Hafızam bir fotoğraf makinesi, gözlerim ise deklanşördü. Bir tek bulutların gördüğü ve lavanta kokularının üzerime sindiği ele avucuğa sığmayan bir fotoğraf karesi oluverdim. Belki aksimi yansıtmıyordum. Fakat içimde kopan fırtınalara inat ağlarken yalnızca, ben gülebiliyordum. 🪻