O zaman ilk defa, anneminkinin yanında bir hiç olan, ama benim gözümü açan
bir ıstırabı yaşadığım için, annemin kimbilir ne acılar çektiğini, korkuyla kavradım. İlk defa anladım ki, büyükannem öldüğünden beri gözlerine yerleşmiş olan o sabit ve gözyaşlarıyla ıslanmayan (Françoise'ın anneme fazla acımamasına sebep olan) bakış, hatırayla hiçliğin anlaşılmaz çelişkisine sabitlenmişti. Aslında, annem, bu yeni mekânda daha şık görünen siyah matem kıyafetini hâlâ üzerinden çıkarmamış olduğu halde, geçirdiği değişim bana daha çarpıcı gelmişti. Bütün neşesini kaybetmişti demek yeterli olmaz; eriyip gitmiş, adeta yalvaran bir tasvir halinde donmuştu, yanından hiç ayrılmayan sancılı varlığı, fazla sert bir hareketle, fazla yüksek bir sesle incitmek ten korkar gibiydi. Ama hepsinden önemlisi, kendisini krep mantosuyla içeri girerken gördüğüm anda -Paris'te gözümden kaçmış olan bir şeyi- karşımdaki kişinin annem değil, büyü kannem olduğunu farkettim. Kraliyet ve düklük ailelerinde, baba öldüğünde oğlunun onun unvanını alması, Orléans Dükü'yken Fransa kralı, Taranto Prensi'yken La Tremoîlle Dükü, Laumes Prensi'yken Guermantes Dükü olması gibi, aynı şekil de ölen kişi, çoğu kez başka türden ve daha derin kaynaklı bir verasetle, hayatta olan kişiyi ele geçirir ve onu kendisine benze yen ardılına, yarıda kesilen hayatının sürdürücüsüne dönüştürür.