Benim için anlatmak, açıklamak, ancak kelimelerin anlamını değiştirmekle mümkün olacak galiba. Ben o yıllarda kelimelerin anlamlarını doğru dürüst bilmiyordum bile. Zaten hiçbir zaman kelimelerin anlamını doğru dürüst bilemedim. Her zaman kelimelerin, cümlelerin, insanın üstü ne bir mızrak gibi saldıran düşüncelerin bunaltıcı baskısını duydum. En iyisi kendinle konuşacaksın, kendine yorumlayacaksın okuduklarını.
Mavi Kuşun filimde nasıl yer aldığını ve ne olduğunu hiçbir zaman hatırlayamadı. Fakat, aklında kalan büyünün etkisini bozmamak için -her hâtırasına yaptığı gibi- mavi kuşun ne olduğunu ve oyunun aslını asla araştırmadı. Mavi Kuş, aklında, bir gemiye doldurulmuş ve doğma sıralarını bekleyen ve Rubens'in tablolarındakini hatırlatan bir sürü tatlı ve çıplak bebekle, bir orman kenarında, yeşilliklerin ortasında, eski bir evin bahçesinde, ölümden sonrasını uyuyarak geçiren ve sadece ölüm ülkesini gezmeye gelen torunlarıyla konuşmak üzere uyanan ihtiyarlar olarak kaldı.
Biliyorum, İsa daha büyük acılar çekti diyeceksin. Bu kadar ayrıntılara giremezdi, diyeceksin. Asıl, ayrıntılara girmeliydi bence. Her şeyi yaşamalıydı. İlk okula göndermeliydin İsa'yı da Selim gibi. Sonra, Selim senin oğlun değildi ki. Olsaydı da bilmiyordu. Biliyorum, bunlardan daha acıklı sözler yazdı romancılar, diyeceksin. Ben daha neler duydum, diyeceksin. Demek bunu söylemekle bitiyor her şey. Sen onlara inan (ne kaybettiğini bilmiyorsun onlara inanmakla). Küçük ayrıntılara daha girme bakalım. İsa'nın ikinci gelişiyle durumu kurtaracağını sanıyorsun. Selim de ikinci kere gelirse görürsün. Yalnız, bu sefer lütfen aynı zamanda gelsinler artık. Araya gene binlerce yıllık bir uçurum koyma. Sonunda, ilk gelişlerinde yaptığın gibi ikisini de yalnız bırakma.