Hüseyin Rahmi Gürpınar bu romanında Agop ve Kirkor adında iki saf ama sevimli Ermeni genci ile kendisini "Efsuncu Baba" olarak tanıtan Enveri Efendi adındaki yaşlı adam arasında yaşanan gülme garantili diyalogları her zaman olduğu gibi yine çok başarılı şekilde hicvetmiş.
"Efsuncu Baba", büyüler, muska kitapları, yıldız falları, efsun ve tılsımlarla kafayı bozmuş ikinci sınıf simyacıdır. Eline geçen gizemli bir kitapla İstanbul’daki gizli hazineleri bulabileceğini düşünen Efsuncu Baba, Agop ile Kirkor’u melek sanarak onlardan yardım ister. Ve hikaye bu noktadan sonra şekillenmeye başlar. Bu üçlü arasında geçen diyaloglar o kadar komik ve absürt ki, kitabın bir çok yerinde istemsizce güldüm :)
Efsuncu Baba, batıl inançlar ve cehaletin insanları ne hallere düşürebileceğini mizah ve ironiyle ortaya koyar. Ve bu bataklıktan çıkmak için aklın ve bilimin önemini vurgular. Yazardan okuduğum bu 3. eser de hurafe ve cehaletin insanları bataklığa düşüreceğini, bu bataklıktan bilim ve akıl ile çıkılabileceğinin mesajını verdi. Romanı okurken Türk insanı olarak her devirde kandırılmaya ne kadar çok müsait olduğumuza üzüldüm. Kısa ama dolu dolu, kamu spotu tadında bir eser. Okumak isteyenlere tavsiye ederim.
Kitaba 7.8/10 puan veriyorum.
Efsuncu BabaHüseyin Rahmi Gürpınar · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202010,9bin okunma
"Artık çok geç." Ne çok kullandığımız bir cümle değil mi? Bazen o kadar yanlış üst üste geliyor ki içinden çıkamayacağı bir hayatı yaşarken buluyor insan kendini. Sanki neresinden tutsa elinde kalacak, dokunsa daha kötü olacak gibi. Dokunmaya dokunmaya yıllar geçiyor. Bir acı "bin" bir ömür "hiç" oluyor. Şems-i Tebrizî'ye atfedilen bir söz var: "Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir, diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?" Dokunmalı, darmadağın etmeli yanlış giden ne varsa! Geriye yaşanmamış bir hayat, geç kalmış pişmanlıklar bırakmamak için. Bir akım var, "Yeniden 20 yaşımda olsaydım," diye. youtube.com/shorts/Lt5na3RC...
"Her insan okunacak bir kitap gibidir."
Geçmiyor:
Aile yaraları geçmiyor.
Çocukluktan gelen travmalar geçmiyor.
Annenin bıraktığı yaralar, babanın eksikliği geçmiyor.
Çocukluk bir yumru gibi takılı boğazımızda, ne zaman yutkunmaya kalksak varlığını hissediyoruz.
Ellerimizle kurduk sanıyoruz yaşadığımız hayatı. Ve yine sanıyoruz ki bütün tercihlerimiz bizim. Freud gülüyor usulca, "Özenle kurduğun binanın temeli çocukluk taşlarıyla örülü, onlar ne kadar sağlamsa sen de o kadar sağlamsın." En ufak sarsıntıda hissediyoruz bunu. "Kabuğu soyuldukça acıyanlar, en çok çocukluk yaraları değil mi," diye soruyor Nermin Yıldırım, bazı sorulara cevap bile veremiyor insan. Ve Nilgün Marmara, "Sevinçten çok acıdan dokunmuş çocukluk giysileri..."
"Çocukluğumda masal bile dinlemedim ben."
Ben dedemden dinlerdim mesela. Elektrikler yoktu, gaz lambasında alev titrerdi o masalını anlatırken, sular yoktu, pınardan doldurur gelirdik. Annem yoktu, babam yoktu hâlâ yaşıyorlarken hayatta. Şimdi varlar, ben çocuk değilim ama. Radyoda güzel şarkılar çalardı çoğunu anlamadığım, iri iri pilleri vardı bitmesin diye
"Artık çok geç." Ne çok kullandığımız bir cümle değil mi? Bazen o kadar yanlış üst üste geliyor ki içinden çıkamayacağı bir hayatı yaşarken buluyor insan kendini. Sanki neresinden tutsa elinde kalacak, dokunsa daha kötü olacak gibi. Dokunmaya dokunmaya yıllar geçiyor. Bir acı "bin" bir ömür "hiç" oluyor. Şems-i Tebrizî'ye atfedilen bir söz var: "Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir, diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?" Dokunmalı, darmadağın etmeli yanlış giden ne varsa! Geriye yaşanmamış bir hayat, geç kalmış pişmanlıklar bırakmamak için. Bir akım var, "Yeniden 20 yaşımda olsaydım," diye. youtube.com/shorts/Lt5na3RC...
"Her insan okunacak bir kitap gibidir."
Geçmiyor:
Aile yaraları geçmiyor.
Çocukluktan gelen travmalar geçmiyor.
Annenin bıraktığı yaralar, babanın eksikliği geçmiyor.
Çocukluk bir yumru gibi takılı boğazımızda, ne zaman yutkunmaya kalksak varlığını hissediyoruz.
Ellerimizle kurduk sanıyoruz yaşadığımız hayatı. Ve yine sanıyoruz ki bütün tercihlerimiz bizim. Freud gülüyor usulca, "Özenle kurduğun binanın temeli çocukluk taşlarıyla örülü, onlar ne kadar sağlamsa sen de o kadar sağlamsın." En ufak sarsıntıda hissediyoruz bunu. "Kabuğu soyuldukça acıyanlar, en çok çocukluk yaraları değil mi," diye soruyor Nermin Yıldırım, bazı sorulara cevap bile veremiyor insan. Ve Nilgün Marmara, "Sevinçten çok acıdan dokunmuş çocukluk giysileri..."
"Çocukluğumda masal bile dinlemedim ben."
Ben dedemden dinlerdim mesela. Elektrikler yoktu, gaz lambasında alev titrerdi o masalını anlatırken, sular yoktu, pınardan doldurur gelirdik. Annem yoktu, babam yoktu hâlâ yaşıyorlarken hayatta. Şimdi varlar, ben çocuk değilim ama. Radyoda güzel şarkılar çalardı çoğunu anlamadığım, iri iri pilleri vardı bitmesin diye