Evet durum tam da başlıktaki gibi bazen kazanmak için geri çekilmek gerekir baş karakterimiz bay Andreas Tangen'de ( karakterimizin gerçek adını asla bilemiyoruz) tam olarak öyle yaptı. Bir çok kişiden duyduğum kadarıyla Martin Edene benzeyen bir roman okuyacağımı az çok biliyorum ki martinden sonra nasıl bir karakterle karşılaşacağımı gerçekten çok merak ediyordum. Şunu söyleyebilirim ki Andreas Tangen roman boyunca tabiri caizse ''acıların çocuğu'' rolünü oynamış. En ketum insanları bile duygulandıracak ve utandıracak bir yaşam süren karakterimiz hayatın tüm acımasızlığını iliklerine kadar yaşıyor. Henüz 20'li yaşlarda olmasına rağmen yavaş yavaş ölmeye başlayan ve bunu da iliklerine kadar hisseden karakterimiz tüm bunlara rağmen kendi değerlerinden ödün vermemeye çalışıyor. Yaşadığı tüm bu sefalete karşı karakterimiz kendinden ödün verecek mi okuyup hepimiz görelim.
Muhtelif evhamlar kitabı sanırım Ömür İklim DEMİR'in en bilinen ve birçok ödül alan eseri. Ben de çoğumuz gibi methiyesini birçok yerde duyduğum bu eseri aldım ve sıcağı sıcağına bitirdim. 105 sayfalık kitapta 10 tane öykü var. Bu birbirinden anlamlı kısa öyküler hakkındaki benim düşüncelerime gelirsek kitap çok iyi kurgulanmış 2 öykü ile başlıyor. Daha doğrusu ilk 2 öykü birbirinin devamı niteliğinde ki öykülerin kurgulanışına ve fikir akışına bakılacak olursa çok sağlam bir giriş olmuş. Tabiri caizse yazar, esere 180 ile girmiş diyebilirim. Zaten yazar da 2. öykünün sonunda okura küçük bir göz kırpması yapıyor. Bu ufak göz kırpmalarını az da olsa diğer öykülerde de görüyoruz. Bu müthiş giriş 3. Öyküde de hızından pek taviz vermiyor lakin diğer öykülere geçtikçe vites düşmüyor değil. Zaten yazarımız anlatmak istediklerini öyle açık ve özgüvenli bir üslupla anlatıyor ki birkaç öykü öyle geçip gidiyor bunun nedenini ise son öyküde anlıyoruz. Meğerse yazarımız kendisini son öyküye saklamış ve esere girdiği gibi 180 ile eserine son vermiş.
Ömür İklim DEMİR her öyküsüne adeta bir nakkaş gibi sayfalarına dönem Türkiyeleri işlemiş bunu her öyküde görmek mümkün. Yazar aşk, acı, vefa, merhamet, dostluk, tükenmişlik, ümitsizlik, umutsuzluk gibi maalesef Türkiye'de neredeyse her dönemin bu acı gerçeklerini öyküleri ile bize bizi anlatmış
Emile Zola'nın henüz 26 yaşında ve tam anlamıyla natüralizm akımını yansıttığı ilk eser. Eserin teması ve konusu gerçekten de bazı okurların da belirttiği gibi Yeşilçam tadında. Aşk şehvet, cinayet, vicdan azabı ve o malum son. Ama beni son derece etkileyen Zola'nın neredeyse her devrin konusu olabilecek bir konuyu bu kadar özgün bir şekilde ve en küçük olgu veya durumu bile o muhteşem tasvir ve betimleme yeteneğiyle ''vay be'' dedirtecek kadar bir edebi üslupla yansıtabilmesi oldu. Herhalde yazar ismi olmadan okunsa büyük bir kesimin zweig okudum diyebileceğini söyleyebilirim.
Romanda aslında yakın ama bize çok çok uzak olan, insanoğlu dünyaya geldi geleli yaşadığı ve belki de kıyamete kadar yaşanacak olan duygu, düşünce ve olgular üzerinden tarihimize bir göz atılmış. Romanı okudukça "biz bunları daha önce niye hiç duymadık ya da bunlar bize niçin öğretilmedi" sorusunu kendi içinde tartışmayan yoktur herhalde. Serenad "İnsan" sıfatını taşıyamayan yaratıkların dünyayı ve insanlığı nasıl bir hale getirebileceğinin en büyük kanıtıdır.