Fakir, ama onurluyduk. Çünkü tarihimiz bize kudretten, zenginlikten bahsediyordu. Edebiyat, bütün hücrelerimize azim aşılıyordu. Şarkılarda daima, taptaze bir umut çınlıyordu. Felekle kapışıyor, çaresizliğe meydan okuyor, yer sofralarında yürekten şükrediyorduk. 1970'lerde,
Allah bizimleydi.
Bazen birinin hayatınıza girmesi, sanki tozlu bir kitabın arasından kurutulmuş bir çiçeğin düşmesi gibidir. Nereden geldiği, o çiçeği oraya kimin koyduğu ya da hangi mevsimin hatırası olduğu bir anda önemini yitirir. Sadece oradadır; avucunuzun içinde, tüm kırılganlığıyla.Hayatın akışında bazı insanlar, bir filmin orta sahnesinden dalar gibi girer içeriye. Ne bir ön hazırlık vardır ne de geliş gelişe benzer. Bir kafede yan masada oturan birinin kurduğu cümleyle başlar her şey ya da bir kitabın satır arasındadır.Hayatımıza giren insanların coğrafyasıyla ilgilenmiyoruz artık. Hangi yollardan geçip kapımıza dayandıkları, hangi fırtınalardan kaçıp kalemize sığındıkları bir ayrıntıdan ibaret. Önemli olan tek bir gerçek var: O eşikten içeri girdiler. Ve biz, o anın dikiş yerlerinden sökülmemesi için sessiz bir anlaşma yapıyoruz hayatla. "Kalsın," diyoruz içimizden. "Nasıl geldiyse öyle, hiçbir şeyi değiştirmeden, sadece kalsın.