"Geçen gün Ceza Reisi bir kitap verdi. Şöyle karıştırdım. Derin bir şey. İsmi Âmak-ı Hayal,* senin anlayacağın, hayalin dibi. Orda yazıyor: Bir gün Allah peygamberleri çağırıp sormuş, saadet nedir? demiş. Her biri kendilerine göre cevap vermişler. Musa: Arzı Mev'uda gitmektir; İsa: Bir yanağına vurana ötekini uzatmaktır; Buda: Hayatta hiçbir arzusu olmamaktır, yollu şeyler söylemiş. Sıra bizim Muhammed'e gelince: "Saadet, hayatı olduğu gibi kabul etmektir..." demiş. Ne doğru söz! Hayatı olduğu gibi kabul etmeli ve ona ne bir şey ilave etmeli, ne de ondan bir şey eksiltmeli... Bazı şeyler vardır, canımızı sıkar; "Bu neden böyle? Böyle şeyleri dünyadan kaldırmalı!" deriz. Bazı şeyler de mevcut değildir. İçimizden, bunların olmasını ister, hatta bu uğurda çalışırız. İkisi de saçma ve faydasızdır. İnsan dediğin mahluk hiçbir şeyi değiştiremez. Bunun için, gönlünün rahat olmasını istersen, gördüğün fenalıkların bile bir hikmeti olduğunu düşün ve yeryüzünde olmayan iyilikleri oraya getirmek sevdasına kapılma... Sonra en mühimi: Kendini halinden şikâyet etmeye alıştırma! Ömrünün sonuna kadar dövünsen bu hayatın cefası tükenmez; kendine etmiş olursun."
Aşk-ı Memnu bitti… Ve sanırım ben bu kitabın etkisinden uzun süre çıkamayacağım.
Dizisini yıllar önce izlemiştim ama kitabı okuyunca şunu net anladım: Asıl derinlik kitapta saklıymış. Dizi daha tutkulu, daha sert ve daha dramatikti belki ama kitaptaki o psikolojik yoğunluğu tam verememiş. Karakterlerin iç seslerini okumak, korkularını, yalnızlıklarını, bastırdıkları duyguları görmek beni kitaba daha da bağladı. Çünkü bu hikaye sadece yasak bir aşk hikayesi değilmiş aslında… Herkesin içten içe çürüdüğü bir yalnızlık hikayesiymiş.
Firdevs Hanım’dan dizide de nefret ediyordum ama kitapta resmen tahammül edemedim. Bir anne nasıl kendi kızının ruhunu bu kadar yaralayabilir diye düşündüm sürekli. Bihter’in sevgisizliği, hırslı yapısı, sürekli bir şeyleri kanıtlama çabası biraz da annesinden geliyordu bence. Firdevs Hanım’ın yaşlanma korkusu, güzelliğini kaybetme takıntısı, insanları kendi çıkarları için yönlendirmesi o kadar rahatsız ediciydi ki… Evdeki huzursuzluğun temelinde biraz da onun varlığını hissettim.
Nihal konusunda ise fikrim tamamen değişti. Dizide sürekli bayılmaları bana fazla abartılı geliyordu açıkçası Ama kitabı okuyunca onu çok daha iyi anladım. Daha minicik yaşında annesini kaybetmiş, babasına tutunarak büyümüş, sevgi konusunda aşırı hassas bir kız aslında. Adnan Bey onun hem babası hem dünyadaki tek güven duygusuydu. Bu yüzden kaybetme korkusunu, kırılganlığını ve o hassas ruh halini okuyunca empati yaptım. Sürekli hasta olmasının altında bile psikolojik bir çöküş vardı bence.
Ve Bihter… En çok onu düşündüm kitap boyunca. Evet, yaptığı şey doğru değildi. Bunu savunam. Ama yine de ona kızmaktan çok üzüldüm. Çünkü Bihter bana göre kötülükten değil, mutsuzluktan yanlış yapan bir karakterdi. Sevgiye aç, huzursuz, sürekli içindeki boşluğu doldurmaya