Kimileri, umutsuz yaşanmaz, der; kimine göreyse esas umut varken hayat bomboş kalırmış. Bugün ne umut besleyen, ne de umutları kırılan biri olarak bana göre hayat, benim de dahil olduğum basit bir çerçevedir, sırf göz zevkine hitap eden, belli bir konusu olmayan bir gösteri gibi izlerim onu - hep yarım kalan bir baledir o ya da rüzgârla kımıldayan yapraklar, gün ışığının sürekli renk değiştirdiği bulutlar, şehrin birbirine benzemez mahallelerinde rasgele çizilmiş eski sokaklardaki keşmekeş.
Aslında varlığımın büyük kısmını yazdığım metinler oluşturur; bölümler ve paragraflar halinde ilerlerim ben, kendime noktalama işaretleri serpiştirir, imgeler çılgınca kapışılırken çocuklar gibi gazete kâğıdından kaftanımla kral olurum ya da kelime öbeklerini bestelerken, kupkuru, ama düşlerimde hep canlı kalan çiçeklerden, deliler gibi taçlar takarım başıma. Ve hepsinden önemlisi varlığının bilincine varmış bir kukla kadar sakinimdir, arada bir sivri külahının tepesinden sarkan ve zaten kafasının ayrılmaz bir parçası olan çıngırağı sallayan, bunu da hiç olmazsa bir şeylerin yankısı duyulsun diye yapan bir kukla - bir ölünün hayatıdır şıngırdayan, Kader’e yapılan nazik bir uyarı.
Alışılmamış ile anlaşılmazı birbirine karıştırmak gibi büyük ama sık rastlanan bir yanılgıya düştüler. Oysa akıl gerçeği ararken, alışılmış biçimlerin dışına çıkarsa yolunu bulur.
Dedemin ve anneannemin övünçlerini bir tarafa bırakacak olursak okuma hastalığım daha ziyade şikâyet ve hoşnutsuzlukla karşılaşmama neden oluyor.
“Başka hiçbir şey yapmıyor. Hiç durmadan okuyor.”
“Elinden başka iş geldiği yok.”
“Olabilecek en hareketsiz uğraş.”
“Tembellik.”
Ve en çok da: “…yapacağına okuyor.”
Ne yapacağıma?
“Yapacak çok daha faydalı nice iş var. Öyle değil mi?”