Kalp Lambası Hindistan’ın Müslüman kesiminde geçen ve birtakım üzücü, acı ve yer yer anlamakta zorlandığım hikayelerden oluşuyor. İlk hikaye içimi acıttı ve gidişatın o şekilde olacağına inanmıştım. İlerledikçe yerel kelimelerle o kadar bölündüm ki hikayeden kopmakla dili anlamak arasında gidip geldim.
Katkısı nedir? Yine aynı din diyemediğimiz bir başka İslamiyet.. Afganistan, Pakistan çizgisinde erkeği yücelten, kadını ölmeden mezara koyan aşağılayıcı zihniyet ve buna karşı kadınların verdiği yaşam mücadelesi. Yazarın da sıklıkla tekrarladığı gibi “ Kadının kocası, yeryüzündeki tanrısıdır.” Bu inançla insan resmen inançsızlığa sürükleniyor aslında. Anne olmak, eş olmak, kız evlat olmak, gelin olmak ve en nihayetinde kadın olmak işkenceye dönüşüyor. Yazar Hindistan’ın bu kesiminden isyan tuşuna basarak sesini duyurmaya çalışmış kadınların. Ne ilk ne son..
Nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Bıraktığı etkiden sıyrılıp iki kelam etmek çok zor, edebi bir bakış açısıyla değerlendirmek de öyle..
İtiraf etmek gerekirse kitabın ilk yarısında da bir inceleme yazmaya karar vermiştim, ancak basit, sıradan, sıkıcı gibi şeyler yazıp yine popülerite kurbanı oldum, siz olmayın falan diyecektim. Sonra başka bir boyuta geçtik. Hakkını teslim etmem lazım o kadar da fena değil dedim. Hatta süreç uzadıkça karakterleri özledim, merak ettim.
Son sayfaya gelene kadar ne düşündüysem o son sayfada kitabın her bir sayfası film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden. Taşlar yerine oturdu, boğazıma da eş zamanlı bir yumruk tabi..
Bildiğimiz şeyler aslında, Avrupa’daki göçmen dalgası, Arap Baharı sonrası kabaran milliyetçilik, 70’ler, 80’ler Türkiye’sinin sağ sol kavgaları, dağlardan şehre çöken terör, Ahmet Kaya dinlerken duyulan korku, beyaz torosların kol gezdiği, insanların korkuyu ensesinde hissettiği o günler.. Hepimizin duyduğu hikayeler , acıdığı hayatlar, anlam verdiği ya da veremediği olaylar silsilesi.. ve bunların göbeğinde sönen hayatlar ile yeşeren aşkların kesişimi.
Unutulacak bir roman değildi. Geç tanıştık
Alelade bir hayattı belki..
Hepimizin beklediği gibi, beklediği kadar bekledi güzel günleri İnci. Sahi hepimiz demez miyiz şu virajı da geçelim tamam, bu da olsun tamam, bu kadar zaman sonra tamam. Belki biri ölünce belki biri doğunca gelecek güzel günler, belki de hiç gelmeyecek.
Yazar
Şule Toptaş ‘tan okuduğum ikinci kitaptı. Yine bir aile, toplum, kişisel yüzleşmeler romanıydı. Hepimizin bir yerlerde rastladığı sıradan bir hayatı on beş kez zoomlayarak önümüze sermiş. Yer yer kızıp yer yer yutkunamıyor insan. İnci’yle tanışın, etrafınızdaki sıradan hayatlara mana katacak bir kitap, keyifli okumalar.
Bence insan kimsenin aklından geçmiyorsa zaten ölmüştür
Emil Michel Cioran kitabı okuyacaktım. Çünkü bu zorlamaya da ihtiyacımız var diye düşünüyorum. Cioran tam olarak böyle bir filozof.
Var Olma Eğilimi ‘ne gelecek olursak; yine bir sürü sevdiğimiz şeyi gömüp cenaze namazına davet etmiş bizi yazarımız. Onun dünyaya bakış açısı elinde balyozla dolaşan mağara adamı çünkü. Konu bu defa var olmak. Çünkü “ hiçlik” var olmaktan daha kolay. Sıkıyorsa var ol ve bu dünyada yaşa !
Bölüm bölüm yazılmış hatta kendi içinde de bölünüyor o bölümler, o yüzden ara vererek gitmek iyiydi. Hemen bitsin diye hiç kasmayın kendinizi, bir bölümü bir haftada ya da ayda da okuyabilirsiniz.
Var olma sancısının dinmeyeceğine inanların başucu kitabıdır. İyi okumalar..
Dillere pelesenk olan bir kelime acaba tam olarak nedir? Hayatımızın ya da kendimizin ne kadar içindedir? Popüler dizi veya filmlerden yola çıkarak sağda solda cümle aleme yakıştırdığımız moda bir sıfat mıdır?
Şule Öncü eğitiminin hakkını vermiş, herkesin anlayabileceği seviyede, terimlere boğmadan, psikolojinin temellerinden de bahsederek, örneklerle ve çıkarımlarla tane tane anlatmış narsisizmi.
Biraz psikolojiye vakıfsanız başlarda sıkıcı gelebilir ancak ortalarından itibaren derinlemesine inceleme yaptığı için ilgi çekici ve akıcı bir hal alıyor. Hepimizin nasıl böyle bir batağa battığını başta sorguladım, sonra bataklık olmayacak kadar mühim ve yok edilemez olduğuna ikna oldum. Mesele şu ki narsist deyip yaftalayacağımız kişi eş, anne, baba, çocuk ve hatta kişin kendisi bile olabilir. Yazarın tabiri ile çağımızın pandemisi artık bu. Tümör gibi düşünüp kendi içinde iyi huylu, kötü huylu ve ölümcül gibi sınıflandırılıyor sadece. Hepimizin içinde olabilmesi bundan.
Samuel Beckett gibi mihenk taşlarının izini takip ederek yakınlarımıza ve çevremize ve de kendimize narsistik açıdan bakma farkındalığı güzeldi. İlgilenenlere keyifli okumalar diliyorum
Yeryüzünde olmanın tedavisi yoktur ama tesellisi vardır. Tesellimiz, sevmek ve çalışmaktır.