Sıradan, alt tabaka şehirli insanı anlatır. Olaylara toplum değil insan tarafından bakar.
Yalın bir anlatımı vardır. Hikâyenin odağındaki insan idealize edilmiş tiplemeler değil çok zaman zaafları olan, sıradan hatta bazen kurnaz insanlardır.
Mahalle ve mahalleden kaçma isteğini sıklıkla vurgular. Onun, mahalleyle sosyal statüyü simgelediğini, mahalleden kaçışı statü atlamak ve fakirlikten kaçmakla özdeşleştirdiğini görürüz.
Genelde anlatıcımız öykünün kahramanı değildir. O bildiğimiz anlamda bir hikâye anlatıcısıdır. Çoklukla anlatıcının Sait Faik’in kendisi olduğunu duyumsarız.
Öyküleri daha çok Beyoğlu, Galata civarında veya Burgaz Adası’nda geçer.
Herhangi bir ekolü takip etmemiştir.
Sabahattin Kudret Aksal’ın kendisiyle ilgili dediği gibi “Sait Faik, edebiyattan hoşlanacak bir okur topluluğunu hazır bulan talihli yazarlardan değildi. Okurunu yetiştiren, eğiten, okuruyla birlikte oluşan bir yazardı.”
Hayatı, dört sokakla bir çıkmazdan oluşan mahallesinde geçen bir adamın hikâyesi…
Mahallesini anlatır bize. Onunla birlikte mahalleyi gezeriz: Sokakları, gittiği kahvedeki Fransızca konuşan Frenk’le Yahudi kırması kadını, kitapçıyı, işkembeciyi, bacaklarından öpmek istediği esmer, yahudi kızı, onu tehdit eden marangozu, manavı, pastaneyi; mahallenin gündüzünü, gecesini…
Akşamın olduğunu bizim madamın pastanesinin camlarına dallı bir perde çekilince anlarım. İçerinin tatlı sarı ışığı yanar. İlkin madam yakar elektriğini. Sonra Solomon mumunu diker portakal sandığına. Sonra lakerdacı 300 mumluk ampulünün kordonunu prize geçirir. Siklamen renkli kırmızı soğan kesilince dudak boyası, tırnak cilası güzelliğiyle parlar. Lakerda, şişman, esmer bir Rum kadının kaba ve oyluk etleri gibidir.”
Meyhanelerini, gazinolarını da gezeriz bu küçük mahallenin. Meyhanelerin