Kaplumbağalar, pikniğe çıkmışlar. Yiyeceklerini serip, şaraplarını çıkarmışlar. Ama bir de bakmışlar ki, şarap açacağını evde unutmuşlar.
“En gencimiz sensin. Bir koşu kap gel!..” demişler bir tanesine… O, bir tanesi de;
“Giderim ama ben gelmeden yemeklere dokunmayacaksınız!” demiş.
“Söz mü?”
“Söz!”
Genç kaplumbağa, bir koşu gitmiş, gözden kaybolmuş. Bir yıl yok… Beş yıl yok… Yirmi beş yıl yok… Elli yıl sonra millet iyice açıkmış.
“Bu herifin kolay kolay geleceği yok! Bir şeyler atıştıralım da, midemizi bastıralım” deyip yiyeceklerden birkaç lokma almışlar. Tam ağızlarına atarken, genç kaplumbağa saklandığı çalıların arasından çıkmış. Öfkeyle;
“Gitmiyorum işte!” demiş!
“Öğretmen sana niye para versin? O, sana okumayı, yazmayı, hayatı öğretiyor.”
“Bedavaya mı öğvetiyov yani!.. Öğvetmen pava alıyov da öğvenci niye almıyov? Hıyav gibi devs çalışıyovuz!..”
Söyleyecek laf bulamadım. Herif haklıydı… Üstelik çok haklıydı. Beş para ödemeden çalıştıra çalıştıra öğrencinin canını çıkarıyorduk. Üstüne para bile alıyorduk. Bunun adı emek sömürüsü değil de neydi? Acele lafı değiştirdim.
Uykum çok hafiftir. Eve kamyon çarpsa bile hemen uyanırım ve 15
dakikaya kalmaz, gözümün birini derhal açarım. İkincisini de açmak için
biraz daha zamana ihtiyacım vardır.
Köşe yazarı arkadaşım, ceketini çıkarıp işe girişti. Sehpayı yapıp iftara yetiştirdi. Üstelik sehpa sallanmıyordu da…
“Eveet… Fena değil… Ama bakalım sağlam olmuş mu?” dedim ve sehpayı alıp kafasına geçirdim.
“Gördün mü?.. Bak daha ilk vuruşta paralandı. Demek ki sağlam yapamamışsın!..”
“Sehpa sağlamdı… Ama benim kafam, daha sağlamdır!” deyip bayıldı.