Evet, büyük bir okuma direnişi sonucunda bu tuğla kitabı da bitirdim. Bu kitabı okuma serüvenimi beni takip eden kişiler bilir. Bilmek isteyenler ise instagram sayfamda Maksattkitapp adıyla okuduğum kitapları paylaşıyorum. Neyse konuya döneyim tam
yarısına gelmişken kitaptan artık umudu kesip daha fazla devam edememiştim aradan birkaç gün geçti kitaplığımda kitaba öyle uzun uzun baktım o da bana bakıp sanki böyle, yanlış düşünüyorsun kafanın içindeki düşünceleri bir kenara at ve beni okumaya başla doğru ân olduğun ândır neyi bekliyorsun beni okumak için diyordu.
Kitabı istemsizce elime aldım sayfaların arasında gezdirdim ruhumu, evet dedim baştan başlamalı ve farklı bir bakış açısıyla okumalıydım. O ân belki de kitabı okumaya başlamasaydım yani harekete geçmeyip düşünseydim şuan bu yorumu yazıyor olamazdım. Açtım, sanki her cümleyi ilk kez okuyor ve ilk kez anımsıyormuş gibi tepki verdim. Kitap ilerledi ilerledikçe içine çekti ama bir şey vardı kitapta farklı olan.
Dostoyevski bu sefer farklı bir tarzda yazmıştı eserini. Sayfalarca betimlemeler yoktu dehşet güzel bir şekilde okuyucuya aktarılmış karakter analizleri ve karakterler arasındaki konuşmalar. Delicesine karakter kurgulamış Dostoyevski… Sanki onca karakter gerekliymiş gibi bir de sayfalarca sadece diyalog içerisindeydiler. Olay yoktu.
Okudum, sabrettim, pes etmeden her konuşmayı okudum. Bir baktım yarısına gelebilmişim iki gün sonunda 450 bilmem küsürüncü sayfada her şey değişti meğer her şey yeni başlıyormuş. Hayat da böyle değil midir arkadaşlar bir şey tam anlamıyla bitti evet dersiniz bir anda her şey farklı bir tarafa evrilir. Olaylar, olaylar ve olaylar. Kitabın içine daha çok girdim
başkarakterimiz olan Prens Mişkin oldum bir ara.
Hatta kahvemi yudumlarken Aglaya gibi hissettim. Onun tutarsızlığında