Amin Maalouf'un okuduğum ilk kitabıydı. Muhtemelen son olacak. Kurgusu ve dili iyiydi ancak - bazı incelemelerde de gördüğüm gibi - açık bir şekilde, özelde Türkler'i genel satıhta ise Osmanlı'yı, hemen hemen her fırsatta diyebilirim - bir kötüleme, bir iğneleme, lanetli bir şeymiş gibi sunma gayreti mi ya da özellikle bunun için yazılmış bir kitap mı bilmiyorum ama beni fazlasıyla rahatsız etti. Tamam, Osmanlı'nın duraklamasına hatta yıkılmasını hızlandırmasına da sebep olan rüşvet ve iltimas bu döneme denk geliyor ancak; bir kitap okuduğumuzda bizi etkisinde bırakan, yazarının o 'kitap' vasıtası ile zihnimizde bırakmak istedikleridir genelde. Dolayısıyla yazarımız burada öyle güzel! bir şekilde işlemiş ki Osmanlı'yı, yabancı olsam ne lanet bir devletmiş/milletmiş derdim sanırım. Ben körü körüne Osmanlı ne yaptıysa doğrudur, sütten çıkma ak kaşıktır, demiyorum/diyemem de... Ancak Osmanlı'nın ve Türkler'in, her daim asan kesen, istediği yere çöken, yobaz vs. gibi sıfatlarla anılmasına zihinlere böyle nakşetmesine sebep olan ya da olmak isteyen zihniyete de "eyvallah, sen sanat icra ediyorsun her şey mübah sana" deyip es geçemem. Yanlışa nasıl yanlış denilmesi gerekiyorsa doğruya da doğru deme yiğitliğini göstermek lazım.
Ha bu arada bir istisna olsa da görevini hakkıyla yapan bir memurdan da bahsetmiş. Ama bu da sanki hani o kadar yerden yere vurdum fazla göze batmayayım gibi olmuş diyeceğim ancak bana göre dalga geçer gibi olmuş aslında.
Yazarımız bir de ağzına (kalemine) İstanbul, Dersaadet, Asitane, Payitaht isimlerini pek yakıştıramadığından mıdır -orasını kendisi bilir - sürekli Konstantinopolis ismini kullanmayı daha uygun bulmuş. Arada bir iki yerde Bâb-ı Âli ismini de kullanmış ve sadece bir yerde (düzeltiyorum iki yerde) İstanbul ismini kullanmış, o da