“Sabırsızlık yirminci yüzyılın özelliği” diyen Georges Perec’e nazire yapan Jean-Louis Fournier, yirmibirinci yüzyılın hastalığı olan sabırsızlığı Bekleyecek Vaktim Kalmadı Artık başlığı ile anlatıyor.
Evet teknoloji bağımlılığı ile yarışır bir hastalık, sabırsızlık. Herkesin acelesi var çünkü bu hayatta. Herkes ölüme mi yetişmeye çalışıyor acaba?
Alışverişte sıra beklerken birinin önüne geçeriz, ulaşım aracına binecekken birine omzu koyup kendimiz bineriz, araba kullanırken yavaş olanın önüne kırıp kırmızı ışık yanmadan biz geçeriz; çünkü bekleyecek vaktimiz yok. Halbuki eskiden otobüs, tren, metro, uçak gibi ulaşım araçları yoktu; eskiden son model arabalar yerine at arabaları vardı ve alışveriş yapacak yerler çok azdı. Birine ulaşmak istediğinde insanlar birbirine mektup yazardı, haber almak için uzun süre beklerlerdi. Bunlara rağmen eskiden insanların acelesi yoktu. Şimdi her imkan var, ama insanların acelesi de var. Bu yüzden de kazalar, cinayetler, dolandırıcılıklar, kötülükler, ölümler çok daha fazla. Nedir bu hayatta acelemiz?
Yazar bu kısa kitabında başta kendisini de eleştirerek bu konular üstünde bizleri düşünmeye sevk ediyor. 210 sayfa yazmak için söz verip sabırsızlığı yüzünden 90 sayfa yazabilmiş. Ben de ilk 40 sayfasını okuyup kapattım, çabuk okuyun diye de incelemeyi kısa tutuyorum:)))
Jean-Jacques Rousseau’nun çocuk eğitimi ile ilgili biz okurlara bıraktığı değerli bir kitap: Émile
Çocuk eğitimi üzerine olan kitap, sanki bizim yaptığımız hataları görüp özellikle Türk halkına yazılmış gibi
“Bir ölümü anlatmak, onu yaşamaktan daha kolay değil.” (Sayfa 68) diye belirttiği Bahçıvan ve Ölüm’de babasının ölümünü anlatmış bizlere yazar Georgi Gospodinov
Cemal Süreyya’nın “Sizin hiç babanız öldü mü”
Gerçek manası ile uygulanması çok zor olan iki kavram: Adalet ve hakkaniyet.
Yazar John Rawls, bu iki kavramı enine boyuna açıklayarak, adaletin ve hakkaniyetin hüküm bulduğu bir toplumun nasıl oluşturulacağını tüm ayrıntıları ile Hakkaniyet Olarak Adalet’te anlatıyor. Bunun oluşması için toplumun yöneticilerinin değil, toplumun da değişmesi gerekmektedir. Zira “Her toplum hak edildiği şekilde yönetilir” sözünde vurgulandığı üzere, toplumlar yöneticilerini seçerken kendi karakterlerini de yansıtırlar. Seçme seçilme özgürlüğü olan bir yerleşim yerinde yanlış kişiler yönetimin başında ise toplumdaki bireyler öncelikle kendisini sorgulamalıdır.
Liyakat, demokrasi, özgürlük ve çizilmesi gereken sınır gibi kavramların uygulanması için bahsedilen toplumun bu ve benzeri kavramların uygulanmasına hazır bulunması gerekmektedir. Sadece yöneticileri eleştirerek köşeye çekilmek, hiçbir başarı getirmez.
Kitaptan benim çıkardığım yargılar bu şekilde. Siz de okursanız pek çok fikre eşlik edeceksiniz. Hakkaniyetli ve adaletli bir dünyada yaşamak bir hayal olabilir ama yazarın şu cümlede belirttiği gibi biz hep ümitvâr olmalıyız:
“Her şeye rağmen dünyanın, özünde, siyasal adalet ve onun iyiliğine yönelik husumet barındırmadığını düşünmemiz mümkündür. Toplumsal dünyamız daha farklı olabilirdi ve başka bir zamanda ve yerde olanlar için de hala umut vardır.”
Efendim özlü sözler ve ulvi hikayeler ile süslü bu kitaptan bahsetmeden önce ben de sizlere yazarın adının hikayesini anlatayım. Yazarımız Karadeniz Bölgesine bir geziye çıkıyor, burada insanlara