Bu kitabı elime aldığımda bir şeyler öğrenmeyi değil, bir şeyleri hatırlamayı bekliyordum. Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey yeni bilgiler değil; zaten bildiği ama unuttuğu gerçeklerin ona yeniden fısıldanmasıdır. Sayfalar ilerledikçe şunu fark ettim: Bu kitap bana hayatı öğretmiyor, bana kendimi geri veriyordu.
Kitap boyunca en çok hissettiğim duygu “aceleden kurtulma” oldu. Sürekli üretmeye, güçlü görünmeye, dayanıklı olmaya zorlanan bir dünyada yaşarken, hiçbir şey yapmadan yatağa uzanıp tavanı seyretmenin bile ne kadar kıymetli olduğunu hatırlattı bana. Meğer dinlenmek tembellik değilmiş; doğru tempoyu kurabilmekmiş.
Ben çoğu zaman yorulduğumu kabul etmeden yürümeye çalıştığımı fark ettim.
Okurken şunu da düşündüm: Hareket etmeyen bir bedenin zihni de sıkışıyor. Kitap bana sadece durmayı değil, aynı zamanda yürümeyi de öğretti. Hayatla temas etmek, onu sadece düşünerek değil, gerçekten yaşayarak mümkün oluyor.
Kendime verdiğim söz şu oldu: Daha çok hareket edeceğim, daha çok hissedeceğim, daha az erteleyeceğim.
Bazı bölümlerde kendimle yüzleştim. “İyiyim” demeyi ne kadar sevdiğimi fark ettim. Güçlü görünmek için içimin sesini bastırdığım çok olmuş. Oysa insan bazen güçlü değilken de konuşabilmeli. Kitap bana, duyguları saklamanın değil, onları tanımanın güç verdiğini hissettirdi. Üzgünken üzgün olduğumu kabul etmek, özlerken inkâr etmemek… Bunların zayıflık değil, insanlık olduğunu gördüm.
İlişkilerle ilgili satırlar özellikle durdurdu beni. Herkesi ciddiye almanın, herkese cevap vermenin ve sürekli şikâyet etmenin aslında hem beni hem başkalarını yorduğunu fark ettim. Paylaşmakla yük olmak arasındaki çizgiyi düşünmeye başladım.
Artık şunu daha net görüyorum: Her savaş benim savaşım değil, her söz benim cevabım olmak zorunda değil.
Kitabın bana kattığı en