Birinin ölümünden sonra ortalığa şaşkınlık gibi bir şey dağılır her zaman, hiçliğin bu birdenbire gelişini anlamak, ona inanmaya boyun eğmek öylesine güçtür.
"Herkes ölünce ardında bir şeyler bırakmalı, derdi dedem. Bir çocuk, bir kitap, bir tablo, inşa edilmiş bir ev veya duvar, yapılmış bir çift ayakkabı. Veya ekilmiş bir bahçe. Elinin bir şekilde dokunduğu bir şey, öldüğünde ruhunun gideceği bir yer olsun diye; böylece insanlar ektiğin o ağaca veya çiçeğe baktığında, sen orada olursun. Ne olduğu önemli değil, dokununca onu değiştirdiğin ve ellerini çektiğinde sana benzeyeceği bir şeye dönüştürdüğün sürece, derdi. Sadece çim biçen adamla bahçıvan arasındaki fark dokunuştadır, derdi. Çimleri biçen adam orada hiç olmamış gibidir; bahçıvansa bir ömür boyu orada olacak."
Günlerin nasıl hem uzun hem bu kadar kısa olabildiğini anlamamıştım. Yaşaması uzundu elbette, fakat o kadar genişlemişlerdi ki sonunda iç içe geçiyorlardı. Adlarını yitiriyorlardı. Benim için içi boşalmadan anlamını koruyan yalnız dün ve yarın sözcükleriydi.
İki insan birbirinin farkına vardığı andan itibaren iletişim başlar.
Etraftakilere selam verseniz de iletişim içindesiniz, vermesenizde! Selam verirseniz, 'sizi insan yerine koyuyorum ', selam verilmeye değer insanlar olarak görüyorum ', anlamını ifade etmiş olursunuz. Selam vermemeniz de zıt anlamlar ifade eder.