Kitabı evin balkonunda erkenci ağustos böceklerinin sesleri arasında bitirip öylece durdum. Sonra son satırları bir kez daha okudun. Sonra son paragrafı baştan okudum. Sonra sayfayı.. İşte Zorba’dan bunu duymalıydım dediğim cümleye geldim, Zorba’ya cümlenin doğruluğuna inanadığımı kanıtlamak için 3 kere ard arda okudum. Yetmedi benim kendi kurduğum cümleymiş gibi el yazımla, sayfanın sonundaki boş kısma yazdım. Unutmam da. Olur da bir gün Zorba’yı unutursam, onunla tanışmaktan nasıl memnun olduğumu unutursam diye yazdım “Zorba gibi adamlar yüz bin yıl yaşamalı” diye kendi el yazımla.
Zorba nedir ? Kimdir diyemiyorum. Ondan sadece insanmış gibi bahsetmek haksızlık olur diye düşünüyorum. Zorba bir duygu olsa “tutku” olurdu. Çünkü o turkulu bir aşık, tutkulu bir deli, tutkulu bir öğretmen, turkulu bir öğrenci, tutkulu bir müzisyen, tutkulu bir yalancı, türkülü bir madenci, yaşamaya tutkulu ölümsüz gibi yaşayan bir ölümlü.. Fazla uzatmayayım burayı siz anlayın ardını..
Zorba bir kelime olsa “ilk” olurdu sanırım. Hayatta gördüğü her güzelliği, hayatı yeni algılamaya başlamış bir çocuk gibi hayretle karşılayışı, her gördüğünü ilk kez görüyormuş gibi taze kalan heyecanı beni çok etkiledi. Hayran kaldım. Böyle taze ve basit sevinçler barındıran dostlar edinmeli insan. Kasvetli felaket tellalları değil :D
Zorba bir nesne olsa toprak bir kap olurdu. Ya da hazırlanıp toprağa gömülmeyi bekleyen bir tandır. Piştikçe pişiren bir tandır. Evet bu daha yakışır sanırım. Hem topraktan özü hiç bozulmamış, hem “olmuş” hem “yanmış” tasavvuf ehlinin değimiyle :)
Bir çoklarının kalın kalın kitaplar devirerek bulamayıp o kitapların altında kalarak iyice yitirdiklerini, o erkenci bir badem ağacının çiçeğinde görürdü, kayan bir yıldızda, yediği yemekte, yüzdüğü denizde.. Ama illa
ZorbaNikos Kazancakis · Can Yayınları · 202420,6bin okunma