Yavru kurt insanlar gibi düşünseydi, hayatı, doymak bilmez bir iştahı doyurmaya çalışmak olarak özetlerdi. Dünyayı ise takip eden ve edilenin, avlayan ve avlananın, yiyen ve yem olanın bir sürü arzu ve iştahıyla dolu; düzensizlik ile şiddetin, açgözlülük ile kıyımdan ibaret bir kaosun acımasız, plansız ve sonsuz rastlantıyla birlikte tamamen körlemesine ve karmaşa içinde hüküm sürdüğü bir yer olarak görürdü.
Yamaçta üçümüz durup, balçık içindeki evlere, dört bir yandan oralara ulaşmaya çalışan, kimi işten çıkıp yorgun yorgun yürüyen, kimi filesinde ekmek taşıyan, kimi de acele acele akşam vardiyasına yetişmek için yokuş aşağı inen, tek tük insanlara bakmıştık. Çamura batıp, çıkmanın eğlenceli yanı silinmişti yüzümüzden, üçümüz de susuyorduk ama o an aynı şeyleri düşündüğümüzü algılıyorduk. Bu insanları seviyorduk, ta yüreklerimizde duyuyor istiyorduk insanca yaşayabilmelerini. Onların bu zor hayat koşullarının değişmesi yalnız ve yalnız devrime bağlıydı. Devrim gerekliliği bazı yerlerde daha yoğun gösterirdi kendini işte böyle... Değişmeliydi bu çamurlara batmış hayat; bu yol olmayan yollar, bu ev olmayan evler, bu sarı çamur... Şehrin varoşlarına sinen bu sessiz çığlık, yankılanmaktaydı içimizde.