Genelde bir resme bakınca “Ne anlatıyor, mesajı ne?” deriz .
Bacon’un tablolarında durum biraz farklı. Onun resimleri mesaj verme derdinde değil; resim sizi doğrudan etkiliyor. Deleuze bu durumu “duyumsamanın mantığı” olarak açıklıyor. Yani, mesele hikâye değil, his.
Çoğu tabloda figür, daire ya da pist gibi belirli bir alanın içine yerleştirilmiştir. Sanki görünmez bir çerçevenin içinde sıkışmış gibi. Yüzler bükülmüş, bedenler gerilmiş, sanki çığlık atıyorlar. Ama ortada bir olay yok; sadece yoğun bir enerji var. Öyle bir gerilim hissedersiniz ki figür birazdan tuvalden dışarı fırlayacak gibi. Bacon’a ilk baktığımda beni rahatsız eden şey buydu.
Bazen figürler ikili veya üçlü paneller hâlinde çıkar, ama bu bir sahne değil; aralarında görünmez bir kuvvet dolaşıyor gibidir. Deleuze buna “diyagram” diyor: figürler, renkler ve boşluklar birleşip bir kuvvet haritası oluşturuyor. Enerjiyi bir bedenden diğerine geçiyormuş gibi hissediyorsunuz.
Renkler de bunu güçlendiriyor; kırmızılar gerilimi artırıyor, yeşiller eti daha somut gösteriyor. Ama hiçbir şey “şunu anlatıyorum” demiyor; sadece etkiliyor.
Bu tekniği Cezanne ve Van Gogh’un tablolarında da görebilirsiniz. Mesela Cezanne’ın elmasına bakınca sadece bir meyve görmüyorsunuz; ağırlığını, varlığını hissediyorsunuz. Van Gogh’un tarlalarındaki fırça darbeleri ise adeta titreşiyor; o hareketi içinizde duyuyorsunuz.
Bacon da aynı şeyi insan bedeniyle yapıyor, ama onda huzur yok; her şey gerilim ve enerjiyle dolu.
Zamanla tabloları da değişiyor. İlk dönem dramatik ve çığlık dolu; orta dönemde yüzler parçalanıyor, kuvvet alanları oluşuyor. Son dönem daha sade ama yoğunluk kaybolmuyor, aksine derinleşiyor. Sanki her tablo bir öncekini aşmaya çalışıyor. Maskeler düşüyor, insan figürü hayvansı bir oluşa yaklaşmış
“En basit konularda bile asla anlaşılamayacak veya konuşulamayacak insanlar olduğu gibi, tümüyle farklı fikirde olsanız bile onunla birlikte iken, en soyut konuları bile derinlemesine ve son derecede anlayabileceğiniz insanlar vardır”