Kitabı bitirdiğimde, önce kendime kızdım; okumakta bu kadar geç kaldığım için de üzüldüm. Hemen başka bir romana geçemedim. Bu yüzden Tezer Özlü’nün "Kalanlar" kitabını da okudum, onu biraz daha tanımak, dünyasına daha fazla girmek istedim. Okurken bazen içim burkuldu, bazen de yalnızlığı derinden beni etkiledi.
Anladım ki, çocukluk herkes için sıcak ve güvenli bir yer olmayabiliyor.
Tezer'in çocukluğu da öyleymiş; sevgiyle değil, baskı, korku ve suskunlukla dolu. Aile onun için sığınılacak bir liman değil, insanın içini üşüten bir yer olmuş. “Soğuk geceler” derken de sadece geceleri kastetmiyor; insanın içindeki o sessiz, derin üşümeyi anlatıyor.
Yaşadıklarını süslemiyor ama öyle bir his veriyor ki, okurken kendimi tamamen içine çekilmiş hissettim. Cümleleri kısa, kesik ve bazen şiir gibi. Anlatımı parçalı ve bilinç akışına çok yakın, bu yüzden insanı biraz huzursuz ediyor. Ama sanırım tam da bu yüzden kitap bu kadar etkileyici.
Kadın olmanın ağırlığını, yalnızlığını, anlaşılmamayı çok güzel hissettiriyor.
Kadın bedeni, arzu, cinsellik ve suçluluk sürekli birbirine karışıyor. Toplumun baskısı ise onun iç dünyasınd bitmeyen bir çatışma yaratıyor. Bunu, yaşadığı dönemde açıkça yazabilmesi onun ne kadar cesur biri olduğunu hissettirdi.
Akıl hastaneleri, tedavi süreçlerini okurken şunu fark ettim: Bunlar sadece Tezer'in yaşadıkları değil, aslında toplumun bireyi ne kadar zorladığını da gösteriyor. “Normal” olmanın ne demek olduğunu sorgularken, ben de kendi hayatım ve kendim üzerine düşünmek zorunda kaldım.
Evden, şehirden, hatta ülkeden kaçmak istemesi sürekli hissediliyor romanda. Ama okurken fark ettim ki bu kaçışlar daha çok zihinsel. Tezer nereye giderse gitsin, kendini de yanında götürüyor. Huzuru hiçbir yerde bulamamak gerçekten ağır bir his, okurken bunu çok net