Yetersiz sevgi alan, evde değer görmeyen bir çocuk, anne babasının sevgi kapasitesinin olmadığını fark etmez, kendisinin sevilmeye layık olmadığını düşünür.
Uzun zamandır, insanlarda fark ettiğim bir durum var. Diyelim ki biri bir şeyi çok istiyor ve bu istediği şey olmadığı için çok mutsuz hissettiğini söylüyor. Bu kişinin istediği şey, temel hayat ihtiyaçları değilse ve olmazsa da olur şeylerse, kişi o istediğini hayatına aldığı andan kısa bir süre sonra eski haline dönüyor. Yani böyle bir durumda mutsuzluğu ortaya çıkaran şey, arzu nesnesinin eksikliği değil kişinin içsel eksikliği oluyor.
Günümüzde birçok insan temsili olarak kendini sunmakta. Olduğu kişi olarak değil de olmak istediği kişi gibi davranıyor. Bütün değerler, insanların kendini pazarlamak için kullandığı bir nesne haline dönüşüyor. Bu süreçte, bilgisayar oyunlarında karakter seçtiğimiz gibi gerçek dünyada kendimize karakterler seçip onları oynamaya başlıyoruz. İnsanların kendilerini böyle sunduğu bir dünyada, samimi olmak, iyilerinle kötülerinle ortada olmak en büyük güçlüklerden birisi. Başka insanlar bunun için enerji harcarken sen samimiyetin gücünü yaşarsın. Benim fark ettiğim bir durum var tam olarak bu konuyla ilgili. İnsanlar diğer insanların, gerçekte olmadığı gibi davrandığını açık bir şekilde algılayamayabiliyor ama bir şeylerin eksik olduğunu hissediyorlar. Dışarıdan çok etkileyici görünen insanlar, gerçekte öyle değillerse sadece belirli bir süre etkileyici olabiliyorlar. Sonrasında o parıltılı hal yavaş yavaş sönmeye başlıyor. Ama samimi olan insanların parıltısı hiç sönmüyor.
Sorulması gereken soru "Niçin çok sayıda kadın şair ya da yazar çıkmadı geçmişte?" sorusu değil. Esas soru, "Nasıl oldu da o bir avuç kadın şair ve kadın yazar bu şartlara rağmen gene de çıkabildi?" olmalı.