kasavetli, ezici ve sıkıntılı, geçici ve zulümatlı ve boğucu olan ahval-i dünyeviye içinde, elbette teneffüse pek çok muhtaçtır ve ancak namazın penceresiyle nefes alabilir.
Risale-i Nuru devamlı okumakla, ben, dehşetli manevî hastalıklardan nasıl kurtulmuşsam, sizler de o mübarek daire-i kudsiyeye dehalet ettiğinizde; dünyevî ve uhrevî dertlerden, ateşlerden kurtulacak ve evlâd ü iyalinizin bir nevi çobanı olmak hasebiyle, o sevgililerinizi de kurtaracaksınız. Ve Nurlara çalışmakla her birerleriniz maddî ve manevî felah ve saadete nâil olacaksınız. Böyle olan milyonlarla Nur Talebeleri bu hakikata şahittirler.
Ey Nurcular! Allah'ın sizlere ihsan ettiği ezelî lütfuna karşı secde-i şükrandan başınızı kaldırmayınız. Gecenin soğuğuna aldırmayınız. Sizlere lütfu hiçbir hususta esirgemeyen Rabb-i Rahîm'e, gecenin bu mübarek saatlerinde kalkarak vazife-i şükrü eda ediniz. Ve bazıların düştüğü, istikbali düşünmek derdiyle maişeti sarsan hâdiseler karşısında titremeyiniz, korkmayınız; Nur'un kudsî keramat ve imdadını müşahede ediniz. Dünya fânidir, binler sene yaşamak olsa, bâki olan hayat-ı uhreviyenin yanında, hiç-ender-hiç mesabesindedir. Fakat fâni olmakla beraber, bâki hayatın bâki meyvelerini verecek bir mezraasıdır. Fırtınaların şiddeti, havanın dehşeti sizleri sarsmasın, korkutmasın. Bu mübarek mezraaya en mübarek ve nuranî ve verimli ve bereketli olan Nur tohumlarını ekiniz. Zira "Eken biçer", atalarımızdan kalma mübarek bir sözdür.
Ey Nurcular! Din düşmanlarının hücumlarından kat'iyyen sarsılmayınız, fütur getirmeyiniz. Çalışınız, çalışınız, çalışınız ve kat'iyyen inanınız ki; Nur'un şefaatı, Nur'un duası, Nur'un himmeti sizleri kurtaracaktır!..
İnkilaba yeni bir hüviyet kazandirmak
isteyenlerden biri de Bediüzzaman'dir. Cumhuriyet Devleti'nin kurulus hazırlıkları yapıldığı sirada Ankara'ya davet edilen
Bediüzzaman "Yapılacağı söylenen hareketlerin memleket şartlarına uygun olmasini istiyor" ve "Şu İnkılabı azimin temel taşlarını saglam atmak gerek" diyordu. Bediüzzaman'in memleket şartlarından kastettigi islami esaslardi. Hazret,
ikinci Mesrutiyet'ten itibaren "inkılabların, serbest iradeye dayal olarak" gerçekleşebileceğine inaniyordu... cebir yoluyla
"hiçbir fikir ve hayat, halk önünde muteber" olamazdi."Efkar-I ammeye kendini sevdirmek, kalplerden vahsi adetleri kaldırmak, güzel ahlakı tesis etmek, insanlik cevherini ortaya çıkarmak ve medeniyet alemine katılmak, ihtilal ve fesadı
ortadan kaldiran" bir devlet tesis etmek inkilapçı bir anlayışın eseri olabilirdi, ona göre.
Demek ki Bediüzzaman'in için
inkilapçılık bir nevi havarilikti. Tekrar edelim: Üstadın inkilaptan anladigi islami esaslarin ihyasidir. Bu esasla da terbiye ile, irşatla amme vicdanına naksedilebilir.
Ne var ki, inkilabi yapanlar, islamiyet'i diriltmek degil,
"islamiyet'e rağmen laik ve Avrupai" bir devlet kurmak istiyorlardı.
inkılabın ihtilalci muhtevasını değiştirmek, ona, kimsenin kabul etmeyeceği yepyeni bir mana yüklemek hiçbir belagatın başaramayacağı bir teşebbüs idi. Hele Adalet Bakni'nin genç
hukukçulara " Elinizdeki inkilap oklarini, irticain (yani islam'in) kalbine saplayınız" diye seslendigi bir dönemde.
Sana verilmeyeni sana lazım olmayan bil; başkasında imrendiğin, sen de olmayanı, olsaydı felaket bil; ne ki eksiğin, olsaydı fazlalığın olurdu; Allah herkese layık olduğu cevheri verdi.
Şeyh Sadi Şirazi