"Hayatımın en mutlu ânıymış, bilmiyordum..." ile başlayıp "Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım. " cümlesi ile son noktayı koyan, mutluluğun sadece asırlardan beri toplumsal olarak bize telkin edilmiş yöntemlerle varilabilecek bir erek olmadığını tokat gibi yapıştıran bir son oldu. Orhan Pamuk ile ilk defa Masumiyet Müzesi eseri ile tanıştım. Popüler bir eser oldugu icin ve mânasını müzeye taşıdığı için içimde beklentileri manevi yönden yüksek bir eserdi. Eser Yetmişler Seksenler Türkiyesini işliyordu. Hikaye çok klasik bir hikaye zengin iş insanı Kemal ve kendisinden 12 yas küçük, çocukluğunu bildigi uzaktan akrabası Füsun'un aşkı işleniyor eserde. Füsun'un serpildigini gördüğü demlerde nişanlanacak olan Kemal yine bir yesilcam edası ile evlilik arefesinde ikinci bir kadına aşık olur. Dönemin şartlarında bekaret -simdi de kısmen önemli görünse de- pek bir mühimdir ama Füsun bunu pek düsünmeden defalarca kendini Kemal'e teslim eder. Kemal müstakbel nişanlısı Sibel'e hayatında bir kadın oldugunu ve Füsun'a aşık olduğunu belirtir. Sibel sarsılsa da Kemal'in bir nevi hastalığa tutulduğunu düşünür ve bunu beraber aşacaklarına inanır lakin bu yolda başarı elde edilemez. Nişanın oldugu gece Füsun'u seneler sonra tekrar görene kadar son defa görmeye mahkum edilir Kemal. Nişandan sonra Füsun ve ailesi sırra kadem basarlar, yoğun duygularla baş edemeyen Kemal hummalı bir sürece düşer; işini salar, ailesine özen göstermez, arkadaşlarının muhitinden uzaklaşır ve nişanı atar. Aylar sonra Füsun'u bulmustur ama Füsun artık "evlidir" ve mutluluk rollerine bürünür Kemal "abisi"ne. Fakat cok uzun sürmez çünkü mutsuz bir evlilik vardır bekaretini kaybettiği icin vaktinde onu seven ise yaramaz kilolu ve istemedigi Feridun'a mahkum kalmıştır. Annesi babasi ve Feridun ile
Ah Jack London, sensin Martin, benim, biziz. Hepimizin yüreğinde bir parça Martin var lakin o hepimizden daha kararlı, hepimizden daha mücadeleci ve pes etmeyen bir karakter. Okuduğum yüzlerce kitapta binlerce karakterde hicbir zaman bu kadar kendine inanan ve kafasına koyduğu hedeflere ulaşabilmek için savaşan bir karakter hatırlamıyorum.
Okumamış, cahil, konuşmayı bile yetkin seviyede başaramayan bir proloter, deniz işçisi ile tanıştırıyor kitabın başlarında bizi Jack London. Arkadaşının yemek davetiyle dünyasını değiştirecek o varlığı görüyor, Ruth... Kulaklarımızda Cem Karaca'nın Tamirci Çırağı yankılanıyor, "İşçisin sen işci kal Martin..." Ruth edebiyat okumuş prenses bir burjuvazi kızıdır. Martin belki cahil cühela lakin karşıkonulması zor bir erkek, çekici ve etkileyici. Ruth ikilemlerle yaklaşıyor icten içe kendine uygun olmadığını bilse de Martin'in kaslı kollarına ve erkeksi özelliklerine boyun eğiyor. Martin kendisini gelişirmesi gerektiğini biliyor Ruth'tan okuma tavsiyeleri, eğitim tavsiyesi alıyor. İlk başta Ruth seviyesine gelmek bile çok uzun bir süre gerektirirken, hiç beklenmedik süre zarfında Ruth'tan çok daha fazla gelistiriyor kendini. Gecelerce okuyor, kendisini her alanda geliştirmeye çalışıyor, belli bir seviyeye ulaşıyor. Lâkin Ruth'un anne ve babası asla kızlarına yakıstıramıyor bu "serseri, işi gücü olmayan alt tabakayı" Ruth bir yandan asla aşık olmayacağını söylese de ailesine, yüreğin dilden daha kuvvetli olduğunu bilmiyordur. Ruth'da ara ara Martin'e babasının yanında çalışmasını yahut elle tutulur bir işe girmesi gerektigini telkin ediyor. Martin ise yazar olup entelektüel bir seviyeye ulaşarak Ruth'a "yakışmak" ve ona iyi bir bir mevkideyken iyi bir hayat sunma hülyalarında geziyor. Ruth asla inanmıyor Martin'in bu yolda başarılı
"Seversin dünyayı doludizgin
Ama o bunun farkında değildir
Ayrılmak istemezsin dünyadan
Ama o senden ayrılacak
Yani sen elmayı seviyorsun diye
Elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık
Yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden ?
Tahir olmak da ayıp değil
Zühre olmak da
Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil."