Sevgi sınırlandırılacak bir duygu değil.
Paylaşacak çok şeyimiz var.
Kalplerimiz ihtiyacımız olan sevgiyi yaratıyor....
Sevgi gerçekten de sınırlandırılabilecek bir duygu değildi. Ortada hiçbir şey yokken bir an tüketilebiliyordu.
Beyninin en derinlerinde sessizce yaşayan ve yeri geldiğinde düşüncelere müdahale eden bir güç bu. Aslında insan denen canlının tarihine baktığında bununla ilgili çok fazla örnek görebilirsin. Mesela veryüzünde var olmuş hemen her toplum, tarih boyunca insanları çeşitli şekillerde sınıflandırdı. Ama ilginç bir şekilde bu farklılıklar evrensel bir karakter taşımıyordu. Mesela Amerika Kıtasında yaşayan bir insan için derisinin koyu renkte olması ölümcül bir meseleyken, Asya'daki insanlar açısından hangi renkte göründüğünün bir önemi yoktu. Diğer taraftan Hindistan'ın tarihinde çok önemli bir yer tutan kast sistemi, Avrupa'daki birçok devletin ilgisini çekmemiş basit bir detaydı sadece. Yani Otto, söz konusu hiyerarşi olduğunda toplumlar arasında her zaman farklılıklar olmuştu. Ama bunlardan sadece bir tanesi diğerlerinden çok farklıydı çünkü neredeyse yeryüzündeki bütün kültürlerin hepsinde egemen olmayı başar mıştı. Bu ortak hiyerarşinin adı, cinsiyet ayrımıydı.
"Eğer âşık olup olmadığınız konusunda kafanız net değilse tek bir şeyden emin olabilirsiniz. Aşık değilsiniz. Çünkü aşk sorgulatmaz. Sadece çarpar. Öyle bir çar-par ki seni yere serer. Sen de yere serilmişken sana çarpan şeye değil de o an hissettiğin mutluluğa odaklanırsın. Serildiğin yerden gökyüzüne anlamsız bir gülümseme ile bakarsın. Bir anda beyninin arka planında, sürekli bir müzik çalmaya başlar. İşte o an anlarsın ki, gerçek hayatın en büyük eksikliği bu müziktir".
Kitaplar, bir zamanlar bana, insanları sevmek lazım geldiğini, insanları sevince tabiatın, tabiatı sevince dünyanın sevileceğini, oradan yaşam sevinci duyulacağını öğretmiştiler.
...Bir hikaye, bir adam, bir şehir insanı başka biri yapmıyorsa içinden, orada olduğunu kendine söylemeye cesaret edemediği birini çıkarmıyorsa neydi ki zaten!..