Ne iyi etmişim Clara Dupont-Monod’a yeniden dönmekle. Onun kaleminde hep bir dinginlik, bir zarafet saklı. Sözcükleri acele etmeden, neredeyse fısıltıyla anlatır hikâyelerini. Taşların Anlattığı ile tanımıştım onu; hâlâ unutamadığım, yüreğimde yankısı kalan bir metindir. Şimdi dilimize yeni çevrilen Juette’in Tutkusu ile o tanıdık anlatı dünyasına yeniden adım atmak hem özlem dolu hem de biraz mesafeli bir deneyim oldu benim için.
Dupont-Monod bu kez tarihsel bir kişiliğin izinden gidiyor. Gerçek bir hikâyeden yola çıkarak çocuk yaşta evlendirilen Juette’in iç dünyasını, erkeklere, Tanrı’ya, kiliseye ve o sert patriarkal düzene karşı yükselen sesini anlatıyor. Juette, sadece çevresindeki dünyaya değil, kendisine biçilen kadere de meydan okuyor. Kendi sesini, tutkusunu, varoluşunu bulmaya çalışırken aynı zamanda bir kadının tarih boyunca nasıl susturulduğunu da hatırlatıyor bize.
Kitabın ilk bölümlerini büyük bir keyifle okudum. Dupont-Monod’un kelimelerle kurduğu o büyüleyici denge, karakterlerinin ruhuna duyduğu o özen hemen hissediliyordu. Ancak yüz sayfadan sonra metnin ritmi zayıflamaya başladı, hikâyeyle kurduğum bağı kaybettiğimi hissettim. Sanki ayakları yere sağlam basan bir anlatıdan yavaş yavaş havada süzülen, soyut bir ritme geçilmiş gibiydi.
Yine de, Dupont-Monod’un kaleminden çıkan her cümlede olduğu gibi burada da insan ruhunun karmaşıklığına duyulan derin bir saygı, sessiz bir şiirsellik var. Taşların Anlattığı kadar sarsıcı bir okuma deneyimi yaşamadım belki, ama hem yazarla yeniden buluştuğum hem de Juette’in hikâyesine tanıklık ettiğim için mutluyum.
Çizgi roman okumalarımda bu kez yoluma çıkan metin Étienne Davodeau’nun Lulu: Bir Kadın adlı eseri oldu. Başkarakterimiz Lulu, yıllarca ailesine, eşine, çocuklarına adanmış bir hayat sürerken bir gün her şeyi ardında bırakıp gitmeye karar veriyor. Daha doğrusu, gittiği bir yerden eve dönmemeye karar veriyor. Hikâye ise onun yokluğunda kalanların gözünden, yani üçüncü kişilerin anlatımıyla aktarılıyor.
Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Bu kitabı hiç sevmedim. Yazarın anlatmak istediği duyguyu ve dönüşüm hikâyesini yeterince güçlü bir biçimde kurabildiğini düşünmüyorum. Lulu’nun özgürleşme süreci doğrudan onun iç dünyasından değil, çevresindekilerin diyalogları aracılığıyla aktarılıyor. Bu tercih, hikâyeyi dolaylı ve mesafeli kılıyor. Anlatının merkezinde olması gereken Lulu, ironik biçimde kendi hikâyesinde bir hayalete dönüşüyor.
Davodeau belli ki bir özgürleşme hikâyesi anlatmak istemiş, ancak bu özgürleşmeyi hissettiremiyor. Sonuç olarak benim için Lulu, duygusal bağ kuramadığım, anlatmak istediğini tam olarak anlatamayan bir metin olarak kaldı.