Cennette Gibiyim, Sibel K. Türker’in bol ödüllü ve sarsıcı romanı. Hikayenin merkezinde Temenni var: Babası annesini öldürdükten sonra teyzesinin evine yerleşen, hayatı bir anda eksilen bir çocuk. Ve kitabın en vurucu noktası da tam burası, kadın cinayetlerinin geride bıraktığı çocukların yaşamına bakması.
Temenni’nin dünyasını okurken yalnızca bir çocuğun yaşamını değil, kadınlara düşman bir aile ve toplumun en sinsi damarlarını da görüyoruz. Bu dünyayı yüksek sesle değil, iç sesle kuruyor yazar. Zaten son derece travmatik olan bir trajediyi dramatize etmeye çalışmıyor, acıyı büyütmek yerine geri çekiliyor.
Acının etrafında dolaşan, onu doğrudan söylemek yerine zarif bir dille saran bir anlatım tercih edilmiş. Sanırım beni en çok mesafede bırakan şey de tam burası. Metnin dili son derece şiirsel, kırılgan ve estetik. Fakat bu incelik, anlatılan acının sertliğiyle her zaman aynı yerde buluşmuyor. Sanki yazar, hikâyenin zaten ağır olan dramatik yükünü artırmamak için bilinçli olarak geri çekilmiş. Bu tercih kuşkusuz saygılı ve ölçülü bir anlatı kuruyor; ancak bazı anlarda Temenni’nin yaşadığı ham, çıplak acının metinde tam karşılığını bulamadığını hissettim. Belki de bu yüzden kitap boyunca adını koyamadığım bir mesafe duygusu oluştu.
Geride kalan çocuğun gözünden anlatılan bu hikâye çok kıymetli; ama anlatının fazla şiirsel tonu beni metnin biraz dışına itti. O yüzden kitabı takdir etsem de, ona karşı ne hissettiğim konusunda hâlâ emin değilim.