İtalyan yazar Vincenzo Latronico’nun Kusursuzluk’u, adının vaat ettiği mükemmelliği daha ilk sayfalarda incelikle bozan, çatlaklardan sızan bir hayat anlatısı. Roman, göçebe bir çiftin şehirler arasında sürüklenen yaşamı üzerinden, kök salamamanın o tanıdık huzursuzluğunu gündelik olanın içine yerleştiriyor. Ne büyük kırılmalar var ne de dramatik yükselişler; aksine, her şey fazlasıyla normal ve bu yüzden rahatsız edici ölçüde gerçek.
Latronico’nun metni, bizim kuşağın ruhuna sızan o sessiz boşluğu yakalıyor. Her yere ait olup hiçbir yere ait olamama hâlini yani. Benim için ise en ilginç olan nokta şu oldu: Yazar anlatıyı kurarken çağımıza dair somut referanslar kullanıyor, ki bu normalde pek haz ettiğim bir tercih değildir, metnin ruhunu zedelediğini düşünürüm. Oysa bu romanda, bu detaylar öylesine yerinde ve ölçülü ki, kurgu adeta onlarla nefes alıyor.
Bu romanı okurken, bir hikâyede değil de bir hâlin içinde hissettim kendimi. Yavaş, neredeyse silik ama tam da bu yüzden kalıcı bir anlatı. Yazarın bahsettiği kusursuzluk burada bir hedef değil, ulaşamamanın kendisi. Ve belki de bu yüzden, fazlasıyla tanıdık. Çok sevdim.