"Güney! Güneye doğru gitmek istiyorum. Sürekli doğru güneye doğru gidersen, yolun bir yerlerde mutlaka denize çıkar diye duymuştum."
Karışık bir süreçte içimi sıcacık eden Ghibli animasyonlarından Kiki'nin Cadı Kargosu'nu okuduğum için çok mutluyum çünkü benzer süreçlerden birinin içine düştüğüm an sarıldım, kitap çok Sevgili Zeynep Özatalay'ın hediyesi. Kendisi muazzam bir illüstrator ve daha çok işlerini görmek için sabırsızlanıyorum.
Bildiğimiz hikaye dışında ufak tefek ama muazzam tatlı detaylar ve çizimlerle gerçekten çok ama çok beğendim, herkese şiddetle tavsiye ediyorum.
17. Yüzyıl İngiltere'sindeyiz, Amerika kıtası yeni yeni kolonileştirilmiş haliyle dönem denilince akla iki kavuşmaz ucun zıtlığı geliyor, bir yanda kilisenin süslediği ahlahçı muhafazakar romantiklik diğer yanda kırık gerçekçiliğin suya sabuna dokunmazlığı, işte böyle bir ortamda Daniel Defoe namı çıkmış Moll Flanders karakterini yaratıyor, bir çağ kadını Moll Flanders aslında, zindanda doğup yetiştiği hayatta hanımefendi olma arzusu duyarken talihinin dönmesiyle on yıl kibar fahişelik on yıl kadar hırsızlık yaparak yaşamını geçirmek zorunda kalıyor.
Başından tam beş evlilik geçiyor bu süreçte İngiltere avcunun içinde kah oynuyor kah kaybediyor.
Öncelikle esere dair en beğendiğim nokta evlilik fikrinin bir kadın için nasıl lanet olabilecekken aynı şeyin bir erkek için nasıl cümbüş olabileceğini, tamamen kadının sömürülmesine dayanan bu sistemin toplum ahlakı karşısında nasıl iki yüzlü olabileceğini ortaya koyması.
Eserin sonundan pek tatmin olduğumu söyleyemem ama İngiliz edebiyatında yazılmış en özgün ve çağın ötesinde metinlerden biri bence, herkese şiddetle tavsiye ediyorum.
"Nihayetinde hafızanın bir önemi var mı ki? "Bazen kendimi ne bahtsız hissediyorum, o da sırf özlediğim şeyin ne olduğunu bilmediğimden," diye mırıldandı Blanca kayısı kompostosunu bölüştürürken. Her birimize üç buçuk kayısı düştü."
Martin Santome emeklilik günlerini bekliyor, üç çocuğuyla beraber düzenli bir yaşam sürüyor, emeklilik günlerinde çalışarak geçirdiği günlerin acısını yeni bir hobi edinip keyifle yaşamayı arzu ediyor, çok erken yaşta kaybettiği eşini anıyor ve evlatlarıyla pamuk ipliğine kurulu ilişkisini çözmeye çalışıyor.
Bir gün iş yerinde yeni başlayanlar arasında işi öğretmek için yanına gelen kendisinden hayli genç bir kadına duygular hissetmeye başlıyor, her şey o zaman değişmeye başlıyor.
İlk kez Mario Benedetti okudum ve çok beğendiğim, iyi ki yazarın bir eserini daha almışım, yazar hem ülkesinde bürokrasiden hem kuşak farkından hem de yeni dünya düzeninde birey olmaya dair çok sade ve güçlü çıkarımları var.
Çevirmen Banu Karakaş gerçekten çok iyi bir iş çıkarmış, diğer çevirilerini de okumak için sabırsızlanıyorum.
"Bir halk destanı hemen yazılmaz
Yürüyoruz açtığımız patikadan
Patikalar varacak büyük yola
Ayaklarımız kanıyor olsun, kanın döküldüğü yer doğruysa"
Yazar bu eseri 1980 yılında kaleme almış, ilk oyunu, o yıllarda Balkanlar'dan, Bulgarya'dan göç eden bir ailenin babası Temir Efendi ve çevresinin hikayesi, yeni bir hayat umuduyla geldikleri İstanbul'da yabancı bir yoksulluğun içine düşmüşlerdir, Temir Efendi eşi ve kızları Redife'nin geçimini sağlayabilmek için iş arar durur fakat ülkede işsizden çok ne vardır? Danışmak için görüşmeye gittiği dostları umudunu kesmemesini söyleseler dahi dostlarının çırakları bile çocuk işçiliğin acısından kaçmak için Almanya'ya göç etmenin hayalini kurarlar, değil yıllar yüz yılların yoksulluğu ananın kaderi babanın mirasıdır bu coğrafyada, hayaller kurulur, umuda sıkı sıkıya sarılır, aydınlık bir yarın hayaliyle günler birer birer düne katılır, zaman geçer geçmesine ama değişen bir şey olmaz, böyle gelen böyle gidiyordur çünkü, giden her şey halkın ömründen ömür götürmek ve daha 10 yaşındayken ihtiyarlığın acısını tattırıyordur çocuklara. Hala aynı cümbüş çalmakta.
Yer yer isyanlı bir ağıt yer yer bir düğün söylencesi Redife'ye Güzelleme, çok sevdim ve beğendim.