Keşke Martin’i tanısanız … O, “yalnızlığı korkunç bir heyuladan ibaret olan” Martin’i ve de aşkın yahut sevmenin iyileştirdiği Martin’i…
Martin Santome’nin hayatı dışarıdan bakıldığında düzenli bir masa çekmecesine benzer. Her şey yerli yerindedir: maaş bordroları, eski fotoğraflar, çocukların büyümesi, erken gelen bir dul kalmışlık ama o çekmecenin en dibinde, kimsenin görmediği bir yerde, insanın kendine bile açmak istemediği bir yalnızlık birikir. Yıllar boyunca aynı saatte açılıp kapanan bir çekmece gibi yaşamıştır ; düzenli, sessiz ve neredeyse fark edilmeden.
Ellili yaşlarına yaklaşmış Santome hayatını küçük muhasebe kalemlerine bölerek yaşamışken günleri sayılar, alışkanlıklar ve görevler arasında geçmiştir ama onun asıl ayırt edici yanı başka bir yerde saklıdır: kendine karşı gösterdiği o neredeyse acımasız dürüstlükte. Santome kendi hayatına dışarıdan bakabilenlerdendir. Ne kendini romantize eder ne de kendine kahramanlık payesi verir . Çünkü bilir ki insanın gerçek sınavı başkalarına karşı değil, kendi kendisiyle karşılaşma yaşadığında başlar.Belki de bu yüzden uzun yalnızlık yılları onun ruhunu garip bir berraklığa kavuşturmuştur.İnsan uzun süre yalnız kalınca ruhu, fırtınadan sonra durulan bir deniz gibi olur ; dalgalar çekilir, geriye suyun dibindeki taşlar görünür.Ama sonra bu yalnızlığın içinde bir gün Laura Avellaneda belirir. Laura bakışın, bir ses tonunun, küçük bir jestin hatta soru sormanın insanın içindeki unutulmuş yerleri uyandırabileceğini gösterir. Santome’nin donuk dünyasında küçük çatlaklar açılır ve o çatlaklardan içeri bir ışık sızar.Büyük bir olay gibi değil; daha çok kapalı bir odanın perdesinden sızan sabah ışığı gibi, bir devrim gibi değil bir ihtimal gibi… Aşka ve aşkla tutunma ihtimali gibi …Aralarındaki yaş farkı bir