“Kumpircide ortama asla uymayan, çok sevdiğim, karanlık bir şarkı çalmaya başlıyor. Hem hoşuma gidiyor hem yadırgıyorum. Bu yabancılaşmayla karışık yadırgamanın nedeni belli: ergenliğimden beri tutkunu olduğum şarkıları halka açık yerlerde duymamış, hayranlık beslediğim filmlere televizyonda rastlamamış olmak.
Seçkin zevklerden bahsetmiyorum. İnternetsiz döneme denk gelen ilk gençliğinde, benim gibi koyu metalci ve ucuz korku filmi meraklısı olan herkes yaşamıştır bunu. Sana göre olana dışarıda yer yoktur. Bir kafeye, mağazaya, dükkâna girdiğinde seni asla bayıldığın bir şarkı karşılamaz. Reklam panolarında hiçbir zaman merak ettiğin bir albümün veya filmin duyurusunu göremezsin. Çıktığın deliğe dönmen gerekir. Hoşlandığın şeyleri havasız odalarda izler, kulaklık takıp gizli gizli dinlersin ancak. İlgilendiğin dünyanın haberlerini gazeteler, dergiler yazmaz. Onları fotokopiyle çoğaltılmış okunaksız fanzinlerden takip etmeye çalışırsın. Tabii bulabilirsen. Bu da seni yavaş yavaş vitrinlerden, raflardan, spotlardan, piyasadan, insanlardan soyutlar. Cemiyet dışı mahluk yapar. Farkında bile olmadan çıktığın bir yolculuk. İnsanlığın müşterek yürüyüşünün aksine. Ama mutlusundur. Favori şarkılarına gittiği her yerde denk gelenlerden, herkesin sevgilisi olan sanatçıları beğenenlerden, tercihlerini nüfusun çoğunluğuyla paylaşanlardan, kendisine sunulanla yetinenlerden olmadığın için. Kafası karışık, komik bir gururla kaplı, melankolik bir mutluluk.”
"Geceleri tepemizden geçen savaş uçaklarının
gürültüsüyle uyanmıyorduk. Karşı kıyıda, kraterler açan bombalar patlamıyordu. Sabah uyandığımızda kimyasal gaz soluyarak yanmıyorduk. Derimiz soyulmuyor, saçlarımız dökülmüyor, yediğimiz radyasyon yüzünden her an ölebileceğimiz korkusuyla yaşamıyorduk. Mutluluk bu kadar basit bir şeydi. Varlıkla değil, yoklukla ölçülüyordu. Yaşamı tehdit eden unsurların yokluğu
mutluluğun kendisiydi."