Yahyâ Kemal, Türkiye Türklüğü’nün daha İstiklâl Savaşı’ndan sonra, yeni bir millet olmaya çalıştığı yıllarda Türkçe için şöyle düşünüyordu:
“Lisan bahsi açıldıkça hâlâ mı o bahis? diyerek bezginlik gösterenler, bana, acınmaya lâyık, gözlerini gaflet bürümüş, en zavallı kayıtsızlar gibi görünüyorlar. Vatan bahsi açıldığı bir yerde hâlâ mı o bahis; diyecek bir Türk, menfur bir kayıtsızlık göstermiş sayılır. Bu telakki, lisan bahsine olan kayıtsızlığa karşı da bu derece vâriddir.
Vatan fikri bizde daimâ vardı; fakat, Namık Kemal'in bu fikri kalbimizde yeni bir nefesle uyandırdığı günden beri daha uyanığız. Onun vatan fikrini uyandırdığı gibi, bir dîğer Türk şâiri çıkıp da lisan fikrinin kudsîliğini uyandırsaydı bize öğretseydi ki: Bizi ezelden ebede kadar bir millet hâlinde koruyan, birbirimize bağlayan bu Türkçe’dir, bu bağ öyle metin bir bağdır ki vatanın hudutları koptuğu zaman bile kopmaz, hudutlar aşırı yine bizi birbirimize bağlı-tutar.
Türkçenin çekilmediği yerler vatandır.
Ancak çekildiği yerler vatanlıktan çıkar, vatanın kendi gövde ve rûhu Türkçedir. Bu bağ milyonlarca Türk’ü birbirinden ayırmıyor; fakat dimağdan dimâğa kalbden kalbe geçmiş bir teldir ki yarın Türk edebiyâtının âteşin, feyyâz, ceyyid bir devresi açılırsa, millî rühu bir elektrik seyyâlesi gibi bütün o dimağlar ve kalblerden geçirerek bu kitleyi yekpâre bir halde ayağa kaldırır.
Heyhat bir kimse zuhür edip de lisan fikrini kafalarımızda kudsîleştiremedi. Tiirkçebri sevmiyor değil seviyoruz. Fakat tıpkı, vatanı Nâmık Kemal ’den evvel sevdiğimiz gibi. Bu kâfi değil. Lisan fikri bizim kafalarımızda henüz tâlî bahislerle yer tutmuş bir fikirdir. Zannediyoruz ki bu bahisle ancak lisan'meraklıları, edîpler, muallimler alâkadardırlar. Ah bu gaflet, gafletlerimizin en büyüğüdür.”