Onları göremediğimizde ya da duyamadığımızda da insanların var olmaya devam etmesi duyumuz o kadar kökleşmiştir ki bunu öğrenmemiz gerektiğini unutmamız kolay oluyor.
Çünkü akıllı bir kafada böyle ilginç bir biçimde görülen aynı olay, sığ bir kafanın sıradanlığıyla kavrandığında, sadece günlük yaşamın yavan bir sahnesi olacaktır.
Elbette genel olarak tüm zamanların bilgeleri hep aynı şeyi söylemişlerdir ve tüm zamanların budalaları, yani ezici çoğunluğu da, tam tersini yapmışlardır: Ve bu durum bundan sonra da sürecektir. Bu yüzden Voltaire diyor ki: "Bu dünyayı, tıpkı dünyaya geldiğimizde onu bulduğumuz gibi, aptal ve kötü bir biçimde terk edeceğiz."
"Bu varoluş da yine, arı, nesnel bir gözle incelendiğinde ya da daha çok (burada öznel bir yargı söz konusu olduğundan) soğukkanlı ve olgun bir düşünüşle, olsa olsa var olmamaya karar vermeyi tercih edecek bir varoluş olarak tanımlanabilirdi."
O parlak ilkbahar sabahının, bir billur altındaymış gibi görünen beyaz ve pürüzsüz şehrin, dizlerinin üstüne düşmüş bir kitapla, şezlonga uzanıp, tembel tembel seyrettiği, çocuk gibi sarışın Paris'in hatırası... İşte o sabah aşk uyanıyordu, ne isim vereceğini bilmediği, karşısında kendini çok metin sandığı, bir ürpertiden ibaret aşk uyanıyordu.