Birinci dünya savaşı sonrası insanların ekonomik durumunun,mentalitelerinin ne hale geldiği,sınıf farklılıklarının ve yaşantıların arasındaki keskin fark kitabın ana karakteri Christine ile vurgulanıyor. Christine, Viyana’ya teyzenin yanına gittiğinde yeni bir hayatla tanışıyor.İlk günlerde yıllarca aşağılanmanın,yoksulluğun ve bunların yüzünden oluşan travmaların etkisiyle kendini dile getirilemeyecek şekilde berbat hissediyor ve buraya ait olmadığını çok iyi biliyor.İnsanların gözlerine bile bakamıyor,kendine duyduğu utanç o kadar fazla ki resmen yerin dibine girmek istiyor.Bir gün teyzesi ona kendi kıyafetlerinden giydiriyor; makyaj,saç ve bakımla bambaşka güzellikte bir kadın olduğunu hissediyor.Zaman geçtikçe içinde başka bir Christine oluşuyor ve bu insanlarla ilişkisine yansıyor. İşte Christine için her şeyin değiştiği an başlıyor.
Yazarın kullandığı dil beni mahvetti.İliklerime kadar her karakterin özellikle de Christine’nin ruh halini hissetmek ve şuan içinde bulunduğumuz dünyanın da aslında savaş dışında aynı problemleri yaşaması,kapitalizm ve sınıf ayrılıklarının olduğu gerçeğini yüzlere vurdu bir kez daha. Bu politik kitabı okurken,bir şeyleri sorgulamamız gerektiği gerçeğini anlıyoruz.
Yazarın Ferdinand ve Christine’nın çaresizliklerini güçlü kalemiyle anlatması,yaptığı planlardan detaylarıyla bahsedişi ve en önemlisi de intihar vurgusu burada Zweig ve Karısı’na atfedilmiştir kanımca.
Çok güzel bir eser,kesinlikle okunmalı,okutulmalı.