Trenden indiğimde sabah, gecenin renkleri ölmemiş daha. Sürgün kentim geniş bir bozkırda, kar altında unutulmuş bir eşyaya benziyor. İlgiyle bakıyorum: yorgun ve sönük evler üşüyor gibi uzaklarda, bir Ortaçağ kasabası.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Virginia Woolf’un, Dalgalar’dan sonra, gerçekçi tarzda yazdığı ve çok ağır şekilde eleştirildiği romanı Yıllar. Dalgalar gibi bir başyapıttan sonra çok eleştirdiği gerçekçi biçime dönmesine hiç kimse bir anlam verememiş.
Tüm romanları içinde belki de en rahat okunanı Yıllar. 1880-1937 arasında, üç nesil Pargiter ailesini anlatıyor romanda. Çok sayıda karakter mevcut fakat bu karakterler içinde sadece birkaçını görüyoruz roman boyunca. Bir kısmı ara ara hikayeye dahil oluyor. Çok ilginç olabilecek bazı karakterlere fazla değinmeden, somut bir hikaye kurgusu olmaksızın geçiyor yıllar romanda. Romanda bir çok ilginç karakter var, bilinç akışını kullanarak, Woolf’un bunların her birinden harika romanlar çıkarabileceğini düşündüm okurken.
Günlüklerinde Virginia Woolf’un kitaplarıyla ilgili yaratma süreçlerini, yaşadıklarını okuduğumda Yıllar’ın tüm kitapları içinde en sancılı olanı olduğunu düşündüm. Yazdıktan sonra defalarca daktiloya çekmesi, kısaltmaya çalışması yazma sürecinin ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Belki de onun için akıcı olan kendi bilinç akışı tekniğiyle eserler vermekti. Kitabın bitmesine yakın şu cümleleri yazmış günlüğüne: ‘Yine de bu kitap için ana duygum, canlılık, verimlilik, güç dolu olduğu. Yazarken bunun kadar haz duyduğum kitabım olmamıştı hiç, galiba: Yalnızca bütün aklımı kullanarak: Dalgalar kadar yoğunlaşmadan.’ Bittiğinde ise kendini tükenmiş hissetmiş ve kitabı yakmayı bile düşünmüş. Tabii bu arada yaşadığı psikolojik sorunların etkisi de fazlasıyla yansıyor hislerine.
Mrs Dalloway, Deniz Feneri, Dalgalar gibi büyük eserlerinde olduğu gibi hayranlıkla okumasam da, aldığı ağır eleştirileri de hakettiğini düşünmüyorum. Virginia Woolf serüveninde okunması gereken bir roman bana göre.
Evin dahisi bir abi, bildiğini okuyan, bunu yaparken etrafındakilerin de canına okuyan bir anne, evin içinde mütemadiyen duvar ören, titizlik hastası bir baba..Babanın ördüğü duvarlar yüzünden arı kovanına benzeyen evde kendi peteğini yapmaya çalışan bir kız çocuğu, bizimki.
Bizimki diyorum, çünkü bir yandan özkurmacanın nefis bir örneği olan bu kitap, yazarın tarzı nedeniyle pekala kurmaca gibi okunuyor. Kendi hayatını anlatırken bu kadar alaycı davranan, kendi deyimiyle ‘gözünü yaşartan sözleri kağıttan okurken domates sosu sıçratan, biri onu terk ederken fermuarını açık unutan’ biriyle karşılaşmamış olmalıyım. Sanki yaşamını anlatmak için değil de sadece uydurmak ve uydururken azami hazzı almak için yazıyor. Ve bunu öyle bir boşvermişlikle yapıyor ki, gerçek ile kurmaca arasındaki sınır belirsizleşiyor. Yalan dolan yani:)
Okurken içimden sürekli şunu tekrar edip durdum: Yahu bu İtalyanlar ne kadar çok benziyor bize. Kendi çocukluk anılarına dönmemek, ilk gençlik krizlerini anımsamamak, aile tarafından kuşatılmış o kızla el ele tutuşmamak mümkün değil. Ve elbette, tıpkı bizimkine benzeyen o toplumun içinde bir kadın olarak dünyaya gelmek, bu büyük suçun tüm ceremesini çekmeden ayağa kalkamamak da var. Bu yanıyla, sadece kadın yazarların kitaplarını yayınlama düsturuyla kurulmuş bir yayınevinin seçebileceği en mükemmel ilk kitaplardan biri, kuşku yok.
Dedesini anlatırken ikili ilişkilere dair kurduğu şu benzetmeye bayıldım: ‘birbirinin hayatının kiracısı olmak’. Ve babasının ardından yazdıklarını okurken bir yandan içimi çeke çeke ağlamak, bir yandan kahkaha atmak, bu ikisinin tam ortasında bir yerde ‘paradoksun doruklarındayız’ diye bağırmak istedim. Bu ruh hali-halleri, tüm kitap boyunca bana eşlik etti sanırım. Nefis kitap, okuru bol olsun.