Sabahattin Ali'nin özellikle son beş senedir popüler kültür haline gelmiş eseri olan Kürk Mantolu Madonna romanı ile tanımış olabilirsiniz. Her iki romanda gayet harika olmakla birlikte Kuyucaklı Yusuf eseri ise bir başyapıttır. Kuyucaklı Yusuf eseri yazarın 1937 yılında kaleme aldığı ilk romanıdır. Romanda felsefe, din, devlet işleri ve devlet işlerinde torpilin ve doyumsuzluk gibi parasal meseleler harika betimlemelerle sade ve akıcı şekilde okurla buluşturulmuştur aynı zamanda dönemin diğer romanlarına göre İstanbul ilinde geçmiyor oluşu da Türk Edebiyatı için önemli bir yer tutmaktadır. Başta üç cilt olarak düşünüldüğü için bazı karakter ve olaylar yarım bırakılmıştır bunlardan en göze çarpanıysa ''Kübra'' karakteridir. Romandaki betimlemeler bir Sabahattin Ali klasiği olmakla beraber romanın tamamen içinde kalıyor okuyucu. Romanda olaylar üstün körü geçilmemekle beraber sade ve akıcı bir dille yazılmıştır.
Kaymakam ve Şahinde karakterlerinin aslında yan yana bile gelmeyecek olan iki insanın evlilik çatısı altında birleştiği görülüyor. Kaymakam için alemlerden çekilmek ve daha yerleşik bir düzene geçmek için evlenmesi Şahinde içinse Sabahattin Ali de dediği gibi münasipçe bir kısmet olarak evlilik yapılması olayına tanık oluyor okuyucu. Bu tarz bir geleneğinse hala günümüzde devam ettiğini de görüyoruz yanılmıyorsam.
Evliliğin sadece bir alışkanlık ve bu alışkanlığın zararının yararından çokça fazla olmasını görüyoruz. Yalnız kalmamak için yapılan bir eylemin bazen başta bazen ise zaman içinde aynı yastığa baş koyan ve birbirine tamamen yabancı olan iki kişinin evliliğini görüyoruz, ne feci bir şey. Başta evde hazır yemek olsun diye yapılan eylemin sonucu evde yememeyi beraberinde getiriyor. Aile evinden kaçmak için yapılan eylemin sonucu başka aile evlerine girmeyi beraberinde getiriyor. Sadece
Anna KareninaLev Tolstoy (SPOILER)
Diğer yapılan incelemelerden de istatistiksel olarak kitabın zaten ne kadar başarılı olduğunu gerek filminin çıkmış olmasından gerek Fyodor Dostoyevski “Çağımızın Avrupa edebiyatındaki benzerlerinden hiçbirisinin, kendisiyle boy ölçüşemeyeceği kadar kusursuz, mükemmel ve ölümsüz bir sanat eseridir.” yorumunda anlayabiliyoruz.
Bana kalırsa roman tamamen aşkın bir insanın iyi kötü farketmeksizin kendisine nasıl da yabancılaştırdığının en büyük örneği ve de boşluğunda nasıl farklı alanlarda kendisini doldurulmaya çalışılacak bir duygu olduğunu görüyoruz.
Kiti bunu dinde, insanlara yardım etmekte olduğunu düşünüp bununla doldurmaya çalışır açılan boşluğu.
Levin kendisini işine. Anna oğluna, Aleksey Aleksandroviç kendisiyle. Koznışev edebiyat, felsefe gibi konularla.
Açıkçası “Levin” karakteri bana Charles Dickens ‘ın “Sydney Carton” karakterini anımsattı.İkisinde de kendimde bir takım izler bulmuş ve çok yakın hissetmiştim.
Size “Anna” karakterini çok anlatmak isterdim, belki de anlamak isterdim desem daha doğru olur ama hiçbir zaman anlayamam belki de.Aşkı böylesine cesurca yaşayan bir kadını da yargılamak bana düşmez.Levin’i bu denli kolay etkilemeyecek olsa ve onu evcimen diye nitelendirmese daha iyiydi ama.:)
Levin’e odaklanacak olursa dışarıdan bu kadar basit, yeri gelince gerçekten de hiçbir şey anlayamayan biri olup kafasında bir an olsun susmayan düşünceleri inanılmaz derece yüreği olan bir insanı tanıma şansı verdiği için onunla aşk acısı çekip, onunla biçme fırsatı verdiğin için teşekkürler Lev Tolstoy
Kafamızın içinde ne kadar Kiti gibi yalnızca onun gibi ol, daha iyi ya da daha kötüsü olma yalnızca onun gibi ol desekte, sonumuz hep Anna-Vronski gibi oluyor.Ya Anna gibi sonuna kadar aşkın peşinden gidip ölüyoruz ya da Vronski gibi işin sonunda aşkın ağırlığı