"Ancak sizi mutlu eden șeylerin niteliğinden bihaber kaldığınız sürece, onları kurcalamaya bile kalkıșmadan sadece mutluluğun tadını çıkardığınız sürece mutlu kalabilirsiniz. Sorunlarınız kendiniz çözmeye cüret ederseniz, ancak masumiyet durumunda tadabileceğiniz mutluluğa asla yeniden kavușamazsınız."
14. yüzyılda yaşamış Müslüman düşünür olan İbn Haldun ise Mukaddime’yi yazmıştı ki, İngiliz tarihçisi Arnold Toynbee’ye göre, bu kitap “hiç kuşkusuz, şimdiye kadar herhangi bir zamanda ya da yerde hiçbir akıl tarafından aşılamamış, kendi türünün en büyük eseri”ydi. Kitapta, İbn Haldun, başka pek çok şeyin yanı sıra, bir ekonomik liberalizm teorisi de geliştirmişti: Hükümetlere vergileri azaltmaları, özel mülkiyeti güvence altına almaları, serbest piyasayı desteklemeleri ve bütçe açıklarından kaçınmalarını tavsiye ediyordu. Dünya Bankası’nın İbn Haldun’u “özelleştirmenin ilk savunucusu” olarak övmesi bundandır ve yersiz değildir.
Ünlü Katolik ilahiyatçı Hans Küng’e göre ise, bireysel kurtuluş üzerine yapılan vurgu, bireyin Arabistan’daki kabileci boyunduruktan özgürleşmesini sağladı:
"Muhammed’in yaydığı tutarlı tek-tanrıcılık... yeni bir bireysel sorumluluk yarattı... Tek bir Tanrı varsa ve o Tanrı Yaratıcı ise, onun yarattığı insanlar özel bir onur kazanıyor; her şeyi belirleyen bir kabileler sisteminin objeleri değil, Yaratıcı’larına karşı sorumlu ve hatta O’nun 'halife'si olan bireyler oluyorlardı."
Mutezile yaklaşımından doğan siyasi düşüncelerden belki de en ilginci, Mutezile felsefesini sosyoloji ve siyasete taşımış olan 10. yüzyıl Müslüman felsefecisi El-Farabi’nin, Es-Siyasetü’l-Medeniyye adlı kitabıdır.
Dolayısıyla Farabi “toplum devleti” adını verdiği ve yurttaşlarına özgürlük sunan kendi ideal devletini tanımladı. Bu ideal devlet, “insanların yapmak istedikleri şeylerde hür oldukları eşitlikçi bir teşkilat” idi. Üstelik, bu devlette yaşayan insanlar, “daha fazla özgürlük ve fırsat vaat edenlerin liderliğini onaylamaya teşne yurttaşlardı.”Farabi’ye göre, özgürlüğü teşvik eden böyle bir devlet olduğunda, “başka ülkelerden insanlar akın akın buraya göç edeceklerdi.” Ve bu göçler sayesinde, “en ideal türde bir ırki karışım ve kültürel farklılık” ortaya çıkacak, böylece felsefeci ve şair gibi yetenekli bireylerin gelişmesini mümkün kılacak münbit bir zemin oluşacaktı.
Ne dersiniz, “özgürlükler ülkesi” olan ve o sayede “beyin göçü”nün merkezi haline gelen ABD’yi çağrıştırmıyor mu biraz bu ifadeler?