Bu kitap koca bir devletin can çekiştiği yıllara zaman yolculuğu yaptırıyor. Romanı bitirdiğimde zihnimde kalan tek bir soru vardı. Vatan mı daha kutsaldır yoksa o vatanın içinde sevdiğin insan mı?
Şehsuvar Sami’nin Ester’e olan imkansız aşkı ile İttihat ve Terakkiye olan sarsılmaz bağlılığı arasındaki o amansız çatışma aslında bir devrin ruhunu özetliyor. Fedai olmanın getirdiği o ağır yükü ve vatanı kurtarmak uğruna nelerin feda edildiğini öyle bir incelikle işlemiş ki kendimi Selanik’in dar sokaklarından İstanbul’un barut kokan darbe sabahlarına savrulurken buldum.
Benim için bu kitabın en özgün yanı tarihi kazananların veya kaybedenlerin değil, inanmışların ve hayal kırıklığına uğrayanların gözünden anlatması. Şehsuvar Sami ne tam bir kahraman ne de bir suçlu o sadece tarihsel bir fırtınanın ortasında savrulan hüzünlü bir yaprak.
Bu kitap sadece bir katili arama hikayesi değil bakmak ile görmek, doğu ile batı, gelenek ile değişim arasındaki o sancılı eşiğin hikayesi.
Orhan Pamuk anlatıcıyı sadece insanlarla sınırlı bırakmıyor bir ölüye, bir paraya, bir ağaca ve hatta kırmızı rengine bile dil veriyor. Kitabı okurken kendimi 16. yüzyıl İstanbul’unun karlı sokaklarında, nakkaşhanelerin mum ışığında, minyatürlerin ince detayları arasında kaybolmuş hissettim.
Benim için kitabın en sarsıcı tarafı nakkaşların üslup ve imza uğruna kör olmayı göze almalarıydı. Bir yanda Tanrı'nın dünyasını O'nun gözüyle resmetmeye çalışan Doğu disiplinidiğer yanda ben demeye başlayan batının portre sanatı. Pamuk bu medeniyet çatışmasını bir cinayet gizemiyle öyle bir sarmalamış ki katilin kim olduğunu merak ederken aslında kendi kimliğimizin ve sanatımızın köklerini sorguluyoruz.