Bu romanın asıl büyüsü veba mikrobundan ziyade hürriyet ve milliyet mikrobunun insanlar arasında nasıl yayıldığını anlatmasında yatıyor. Orhan Pamuk bilimin Doktor Nuri, siyasetin Vali Sami Paşa ve askeri gücün Kolağası Kamil bir kriz anında nasıl çarpıştığını ve bu çarpışmadan nasıl yepyeni bir dünya düzeni doğduğunu muazzam bir kurguyla işlemiş. Benim için bu kitabın en özgün yanı tarihin sadece büyük isimler tarafından değil aynı zamanda korkular dedikodular ve tesadüfler tarafından yazıldığını hatırlatması oldu.
Çoğu roman kahramanı dünyayı değiştirmeye çalışır. Mevlut ise sadece dünyada tutunmaya çalışıyor. bu kitapta bizi İstanbul’un sadece sokaklarında değil bir seyyar satıcının zihninin dehlizlerinde gezdiriyor.Mevlutün hikayesi aslında hepimizin hikayesi. Niyetimiz ile kısmetimiz arasındaki o uçurum. Kitabı okurken şunu fark ettim. Mevlüt’ün kafasındaki tuhaflık aslında bir delilik değil hızla değişen betonlaşan ve gürültüleşen bir dünyaya karşı korumaya çalıştığı o saf çocukluk kalıntısı. Herkes zenginleşmenin gücün ve modernleşmenin peşinden koşarken Mevlut gece yarısı sokaklarda Boozaaa diye bağırarak aslında geçmişin kokusunu ve şehrin ruhunu ayakta tutuyor.
Kemal’in Füsun’a olan saplantılı aşkı okurken zaman zaman beni yorsa da aslında hepimizin içindeki o "tutunma" arzusunu temsil ediyor. Kemal, Füsun’u kaybettiği her anı bir eşyaya hapsederek aslında ölümü ve yok oluşu yenmeye çalışıyor.1970lerin İstanbulundaki o burjuva hayatının tozlu raflarını ve bir şehre duyulan melankoliyi de iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Benim için bu kitap mutluluğun bir an olduğunu ama o anın müzesini kurmanın bir ömür sürdüğünü anlatan eşsiz bir yolculuktu.
"Hayatımın en mutlu anıymış bilmiyordum"