Bab-Esrar sadece bir otel yangınının ya da bir cinayetin peşinden gitmiyor bizi yedi yüzyıl öncesinin Konya’sınaŞems-i Tebrizi’nin o sarsıcı ve sır dolu dünyasına götürüyor. Ahmet Ümit Bab-ı Esrarda biri somut,diğeri ruhani iki farkl labirennt kurmuş ve bizi bu labirentlerin tam ortasına bırakmış.
Kitabı okurken şun hissettim Karen Kimya’nın Londra’dan Konyaya yaptığı yolculuk aslında sadece babasını bulma çabası değil kendi ruhundaki o boşluğu doldurma arayışıydı. Ahmet Ümit, polisiye kurgusunu bir araç olarak kullanarak bize şunu soruyorAkıl her şeyi çözmeye yeter mi, yoksa bazı sırlar sadece kalple mi idrak edilir?Benim için bu romanın en özgün yanı, Şems’in öldürülüşündeki o tarihi gizemi modern bir kadının kimlik arayışıyla kusursuz bir şekilde dikmesi. Tasavvufun o sakin ama derin sularında yüzerken bir yandan da gerilim dolu bir cinayet dosyasını çözmeye çalışmak bambaşka bir deneyimdi.Kitabı bitirdiğimde, katilin kim olduğundan ziyade Şems’in o meşhur sessizliği ve aşk uğruna nelerin feda edilebileceği zihnimde yankılanmaya devam etti.
Ahmet Ümit sadece bir katilin peşine düşmüyorbizi Anadolu’nun en eski
en yaralı damarlarından birine S
şüryanilerin ve kadim kavimlerin dilsiz tarihine götürüyor. Bir İncil’in üzerine bırakılan maktul ile başlayan hikaye aslında bir cinayet davasından çok daha fazlası bu bir aidiyet ve köksüzlük hikayesi.Kavimi okurken başkomiser Nevzat’ın babacan ama yorgun adaletine sığınmak herzamanki gibi huzur vericiydi. Ancak kitabın asıl gücü, bizi öteki olanla yüzleştirmesinde yatıyor. Hangi kavimden olursak olalım acının dilinin aynı olduğunu nefretin ise kuşaktan kuşağa nasıl miras kaldığını buz gibi bir gerçeklikle yüzümüze çarpıyor.Benim için bu romanın en özgün yanı polisiyeyi bir rehber gibi kullanıp bizi dinler tarihinin kaybolan dillerin ve unutulan halkların içine çekmesi. Katilin kim olduğu bir noktadan sonra önemini yitiriyor çünkü asıl suçlununyüz yıllardır süregelen bu tahammülsüzlük ve ortak hafıza kaybı olduğunu anlıyorsunuz.
Kitap osmanlı tarihinin en görkemli ve en karanlık dehlizlerine davet ediyor. Bir yanda günümüz İstanbulunda işlenen gizemli bir cinayetdiğer yanda 500 yıl öncesinden gelen bir yankı.Fatih Sultan Mehmet gerçekten nasıl öldü?
Kitabı okurken şunu fark ettimiktidar hırsı ve devletin bekası düşüncesi yüzyıllar geçsede insanın içindeki o karanlık odayı hiç değiştirmiyor. Başkomiser Nevzat’ın insancıl adaleti ile tarihin acımasız gerçekleri arasındaki o ince çizgide yürümek nefes kesiciydi. Şahane bir tarih profesörü olan Nüzhet Hanım ve tutkulu karakterlerin arasında gezinirken aslında her birinin kendi içindeki sultanı öldürmeye çalıştığını hissediyorsunuz.
Benim için bu kitabın en özgün tarafı Fatih gibi devasa bir figürü sadece bir padişah olarak değil korkuları yalnızlığı ve baba-oğul çatışmalarıyla bir insan
olarak resmetmesi. Geçmiş ile günümüz arasındaki o köprü bir polisiye kurgusundan çok daha fazlası adeta bir vicdan muhasebesi.