Ahmet Ümit bu romanında polisiye türünü antik trajedilerin ve mitolojik arketiplerin içine öyle bir yerleştirmiş. Okurken kendimi hem bir cinayet davasının ortasında hemde Zeus Altarı'nın basamaklarında bir kurban gibi hissettim.
Kitabın en sarsıcı yanı binlerce yıl önce yazılmış mitlerin aslında bugün hala damarlarımızda aktığını göstermesi. berlin emniyet müdürü Yıldız Karasu’nun peşine düştüğü katil sadece bir suçlu değil aslında insanlığın en eski yarası olan babalar ve oğullar arasındaki bitmek bilmeyen o otorite savaşının bir yansıması. Ahmet Ümit bize şunu soruyorTanrılar gerçekten gökyüzüne mi çekildi, yoksa öfke ve kibir maskeleriyle aramızda mı dolaşıyorlar?
Benim için bu kitabın özgünlüğü Berlin’in modern ve soğuk havasıyla Bergama’nın (Pergamon) güneşle yıkanmış o kadim toprağını aidiyet temasıya birbirine bağlamasında yatıyor. Göçmenlik, ırkçılık ve köklerini arama çabası Zeus’un gök gürültüsüyle birleşip sarsıcı bir toplumsal eleştiriye dönüşüyor.
Tanpınar’ın Huzur’u için bir aşk romanı demek devasa bir okyanusu sadece bir bardak suyla anlatmaya benzer. Evetmerkezde Mümtaz ile Nuran’ın o imkansızlığa meyilli estetik ve mağrur aşkı var ama bu aşkın arkasında kuca bir imparatorluğun enkazı ve yeni bir kimlik arayan bir toplumun sancısı gizli.
Kitabı okurken Mümtaz’ın zihninde dolaşmak istanbul’un her sokağını bir musiki eseri gibi dinlemek demek. Tanpınar bize şunu hissettiriyor Huzur, aslında ulaşılan bir yer değil huzursuzluğun içinde verilen beyhude bir moladır. Mümtaz, hem doğunun o kadim ve derin ruhuna hem de batının felsefesine ve sanatına aşık bir aydın olarak, bu iki dünya arasında sıkışıp kalmışlığın en zarif temsilcisi.
Benim için bu romanın en özgün tarafı eşyanın ve mekanın ruhu olduğunu kanıtlamasıdır. Boğazın suları eski konakların tozlu pencereleri ve bir radyo kanalı mahzun bir şarkı çaldığında değişen ruh halleri. Tanpınar, zamanı kronolojik bir akış olarak değil, Bergsonvari bir yaklaşımla, iç içe geçmiş anlar bütünü olarak kurguluyor.