Orhan Pamuk bizi bir kuyunun karanlığına davet ediyor ama bu sadece su aranan bir kuyu değil insan ruhunun en derin korkularının ve baba figürünün gölgesinin düştüğü bir kuyu.Kitabı okurken şunu fark ettim. Kırmızı Saçlı Kadın aslında bir kadının hikayesinden ziyade erkeklerin dünyasındaki o bitmek bilmeyen otorite ve itaat savaşının hikayesi. Genç Cem'in, Mahmut Usta'nın yanında bir kuyu kazarken kurduğu o babaoğul bağı aslında binlerce yıllık bir trajedinin provasıymış meğer. Batı’nın babasını öldüren oğul (Oidipus) hikayesiyle, doğunun oğlunu öldüren baba (Rüstem ve Sührab) anlatısını öyle bir ustalıkla harmanlamış ki modern bir İstanbul hikayesinin altından antik bir kehanet çıkıyor.Benim için bu kitabın en özgün yanı suçun ve vicdanın zamanla nasıl şekil değiştirdiğini göstermesi. Bir hata bir kaza ya da bir kaçış bir insanın tüm hayatını bir efsane'ye dönüştürebilir mi? Kırmızı saçlı kadın ise bu iki dünya arasındaki o çekici ama tehlikeli köprü gibi.
Tanpınar bu kitapta bize öyle bir ayna tutuyor ki aynadaki görüntümüz hem kahkahalar attırıyor hem de içimizi sızlatıyor. Saatleri Ayarlama Enstitüsü, aslında saatlerin değil modernleşme sancısı çeken bir milletin ayar tutmayan ruhunun hikayesidir.
Hayri İrdal’ın o saf ve sürüklenen karakteri ile Halit Ayarcı’nın o pragmatik herşeyi olduran vizyonu arasındaki çatışma, aslında bizim doğu ile batı arasındaki o bitmeyen arafımızın özetidir. Kitabı okurken şunu fark ettim. Biz aslında var olmayan işler kurmaya o işler için yüksek maaşlı kadrolar yaratmaya ve sonunda kendi yarattığımız bu kurumsal yalana inanmaya nekadar da meyilliyiz.
Benim için bu romanın en özgün yanı bürokrasiyi ve sahte modernliği eleştirirken bunu kaba bir dille değil incelikli bir ironiyle yapmasıdır. Saat saniyenin peşinden koşarmantığıyla kurulan o absürt enstitü aslında hepimizin hayatında bir karşılık buluyor Kendi zamanımızı mı yaşıyoruz yoksa başkalarının kurduğu saatlere mi ayak uydurmaya çalışıyoruz?